Kamu yönetiminde herkesin bildiği ama pek azımızın ifade ettiği bir gerçek var. Kamuda yanlış kararı veren ile kararın bedelini ödeyen aynı kişi değildir. Karar veren idareci iken kararın bedelini ödeyen kurumdur.
Basit bir örnekle başlayalım. Bir kamu kurumunda görev yapan personele, bir durumu zamanında bildirmediği gerekçesiyle uyarı cezası veriliyor. Oysa ilgili personelin görev tanımında böyle bir yükümlülük bulunmuyor. Ortada ne somut bir kusur ne de açık bir mevzuat ihlali var. Üstelik disiplin süreci yürütülürken usule ilişkin bazı hatalar da yapılıyor. Personel verilen cezaya itiraz ediyor. Ancak itirazı inceleyen kurul ne görev tanımındaki sınırlara ne de süreçteki usul eksikliklerine yeterince bakıyor ve cezayı olduğu gibi onaylıyor. Bunun üzerine kamu personeli idare mahkemesine başvuruyor. Mahkeme, görev tanımında yer almayan bir yükümlülüğün ihlal edildiği gerekçesiyle disiplin cezası verilmesini ve süreçteki usul eksikliklerini hukuka aykırı buluyor; uyarı cezasını iptal ediyor. Kararın sonunda ise o tanıdık cümle yer alıyor: Davalı idare, yargılama giderlerini ve karşı tarafın vekâlet ücretini ödemeye mahkûm edilmiştir.
Hikâye burada bitmiş gibi görünüyor: personel haklı çıkmış, idare yanlış bir karar vermiş ve bu karar yargıdan dönmüş. Oysa asıl soru dosya kapandıktan sonra gelir: İdarenin verdiği yanlış kararın neticesinde vekâlet ücretini ve yargılama giderlerini kim ödeyecek? Cevap belli: Kurum, yani devletin hazinesi, milletin bütçesi. Peki, hatalı cezayı verenler ve onaylayanlar? Ne ceplerinden tek kuruş çıkacak ne de sicillerine bir not düşecek. Hatta bir sonraki kararlarında bir an olsun durup düşünmelerini gerektirecek hiçbir sonuçla karşılaşmayacaklar. Bu ne kadar adil?
Hukukta Yeri Var, Uygulama Ne Zaman?
Bu tablo mevzuattaki bir boşluktan değil, uygulamadaki bir alışkanlıktan kaynaklanıyor. Anayasamızın 129. maddesinin beşinci fıkrası son derece açıktır: Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, "kendilerine rücu edilmek kaydı ile" ancak idare aleyhine açılabilir. Yani anayasa koyucu, vatandaşı güçlü bir muhatapla, devletle karşı karşıya getirirken kusurlu görevliyi aklamamış; idareye, kusurlu görevliye rücu yolunu açıkça göstermiştir.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu da aynı çizgidedir. Kanunun 12. maddesine göre, memurun kastı, kusuru, ihmali veya tedbirsizliği sonucu idarenin uğradığı zararın ilgili memur tarafından ödenmesi esastır. 13. madde ise vatandaşın davayı kuruma karşı açmasını öngörürken kurumun sorumlu personele rücu hakkını saklı tutar.
5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu'nun 71. maddesi de kamu zararını, kamu görevlilerinin kasıt, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağının eksilmesi olarak tanımlar. Hukuka aykırı bir işlem yüzünden ödenen vekâlet ücreti, bu tanımın tam da içindedir!
Buraya dikkat: Sayıştay Temyiz Kurulu da yakın zamanda, mahkeme kararlarının uygulanmaması yüzünden idarenin ödemek zorunda kaldığı tazminat ve yargılama giderlerinin kusurlu kamu görevlilerinden tahsil edilmesi gerektiğine hükmetti. Kısacası, hatalı karar veren idarecilerin bu kararlar yüzünden doğan yargılama giderlerinden sorumlu tutulması, yani kendilerine rücu edilmesi kanunda açıkça yer alıyor. Ancak uygulamada bunu işleten yok.
Rücu Neden Kâğıt Üzerinde Kalıyor?
Çünkü rücu, pratikte idarenin kendi içine dönüp hesap sorması demektir. Kararı veren yöneticinin bağlı olduğu hiyerarşi, aynı yöneticinin kusurunu tespit edecek, zararı hesaplayacak ve tahsil yoluna gidecektir. Kurum içi dayanışma refleksi, "mesai arkadaşını zor durumda bırakmama" nezaketi ve en önemlisi bu incelemenin kimseye zorunlu, takibi yapılan bir görev olarak yüklenmemiş olması, rücu hususunu kâğıt üzerinde bırakıyor.
Vekâlet ücreti ve yargılama gideri gibi görece küçük kalemler ise bu ihmalin en kolay örtüldüğü alan hâline geliyor. Tek bir dosyada 30 bin lira dolaylarını bulan bu tutar, ülke genelinde her yıl açılan idari davalar düşünüldüğünde milyarlarca liraya ulaşabiliyor. Bu toplamın düzenli olarak derlenip kamuoyuyla paylaşılmaması da başlı başına düşündürücüdür. Ölçülmeyen bir zarar yönetilemez. Üstelik mesele yalnızca para da değil. Haksız görevlendirme, keyfi yer değişikliği, hukuka aykırı disiplin cezası… Her biri bir kamu görevlisinin aylarını, bazen yıllarını; ailesini, sağlığını ve mesleki şevkini etkiler. Personel mağduriyetini yargı yoluyla giderse bile yaşadığı psikolojik travma maddiyatla telafi edilemez.
Yöneticinin "ben kararı veririm, o haklıysa yargıdan döner, nasılsa bedelini ödemeyeceğim" rahatlığı, kurum kültürünü aşındıran en sinsi etkendir. Sorumluluğu olmayan yetki, hizmet aracı olmaktan çıkar ve bir güç zehirlenmesine dönüşür.
Rücu Tehdit Değil Sigortadır
Türkiye Yüzyılı vizyonu, güçlü bir devletin ancak güçlü kurumlarla, güçlü kurumların da ancak hesap verebilen yöneticilerle mümkün olduğu fikrine dayanır. Liyakat, hukukun üstünlüğü ve kamu kaynağının korunması, bu vizyonun söylemde değil, her günkü idari tasarrufta karşılık bulması gereken ilkeleridir.
Denetlenen yönetici, yetkisini bir ayrıcalık değil emanet olarak görür. Verdiği her kararın hukuki ve mali sonucunu önceden tartar. Hata yaptığında bunun hesabını vermekten kaçınmaz. Kamu kaynağını kendi bütçesi kadar korur. Personelini, yetkisini kullanacağı bir cezalandırma nesnesi olarak değil, kurumun en değerli sermayesi olarak görür.
Böyle bir yönetici için rücu bir tehdit değil, bir güvencedir. Çünkü hukuka uygun karar veren yöneticiyi, keyfi karar verenden ayıran en somut ölçü budur.
Ne Yapılmalı?
Sorunun çözümü yeni bir anayasa hükmünde değil, mevcut hükmü işletecek iradededir.
1. Her kaybedilen dava için zorunlu inceleme. İdare aleyhine kesinleşen ve vekâlet ücreti, yargılama gideri ya da tazminat ödenmesini gerektiren her personel davası, kurum hukuk birimi ile iç denetim birimince kusur incelemesine alınmalı; sonuç yazılı raporla belgelenmelidir.
2. Kademeli sorumluluk. İyi niyetli yorum farkından doğan kayıplarda yöneticiye sorumluluk yüklenmemeli; açık mevzuata aykırılık ya da emsal içtihada rağmen ısrar hâlinde rücu zorunlu olmalı; kast ve kötü niyet hâlinde rücuya disiplin süreci eşlik etmelidir.
3. Rücuyu ihmal edenin de sorumlu tutulması. Rücu yoluna gitmeyen yetkilinin, kamu zararının doğrudan sorumluları arasında sayılacağı açık bir hükme bağlanmalıdır.
4. Şeffaflık. Kurumların yıllık faaliyet raporlarında, idare aleyhine sonuçlanan personel davalarının sayısı ve ödenen toplam tutar yer almalı; Sayıştay denetimlerinde bu kalem ayrı bir başlık olarak incelenmelidir.
5. Yönetici değerlendirmesine yansıma. Bir yöneticinin görev süresi boyunca hukuka aykırılık gerekçesiyle iptal edilen işlemlerinin sayısı, görevde kalma ve üst görevlere atanma süreçlerinde dikkate alınmalıdır.
6. Hakkını arayanın korunması. Davayı kazanan personelin, yargı kararının ardından yeni ve dolaylı bir işlemle yeniden mağdur edilmesinin önüne geçilmeli; bu tür misilleme işlemleri ağırlaştırıcı kusur sayılmalıdır.
Bu önerilerim yöneticilere karşı değil, kamu yönetiminin itibarı için yapılmış bir çağrıdır. Haksız bir işlemle mağdur edilen memur da, bu haksızlığın faturasını vergisiyle ödeyen vatandaş da, hukuka uygun karar veren dürüst yönetici de aynı şeyi hak ediyor: Adil ve öngörülebilir bir sistem.
Hesap verebilirlik bir yöneticiyi zayıflatmaz; onu güçlendirir, meşrulaştırır ve kurumuna güven kazandırır.