Furkan Ali Çiftçioğlu Kamu Çalışanları Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı
“İnsan, dünyaya geldiğinde elleri boştur. Giderken de beraberinde götürebileceği hiçbir şey olmayacaktır.”
İnsan, yeryüzüne eşref-i mahlukat sırrıyla ayak bastığından beri en çetin imtihanını hep kendi içindeki o karanlık girdaplarda, nefsin bitmek tükenmek bilmeyen arzularında vermiştir. Hayat dediğimiz şu bir nefeslik mola yerinde, asıl gayeyi unutup geçici heveslerin esiri olmak, bir fani için belki de ziyanların en büyüğüdür. Zira insanın kalbi, sırrına erilemez bir ummandır; o ummanı sığlaştıran şey ise dünyevi hırsların, koltukların, makamların, mevkilerin yarattığı o aldatıcı seraptır.
Bugün, etrafımıza şöyle bir hikmet nazarıyla baktığımızda, insanın kendi eliyle yaktığı bir ihtiras ateşinin içinde nasıl kavrulduğuna şahit oluyoruz. Bir toplum içinde "itibar" olarak atfedilen şeyler, çoğu zaman başkalarından bir adım önde olmaya, birtakım dışsal imkânlara sahip olmaya ve insanları birbirinden ayıran suni eşitsizliklere dayanır. Oysa insanın asıl cevheri, dışarıdan kimsenin veremeyeceği ve kimsenin de alamayacağı manevi dünyasındaki yeridir. Maneviyat dünyamızdaki yerimiz; rütbelerden, apoletlerden ve toplumsal övgülerden bağımsız, insanın sadece insan olması hasebiyle taşıdığı o yüce değerdir. İnsanın kıymetini ve hakiki onurunu belirleyen şey, işgal ettiği zahiri alanlar değil, yalnızca kendi iradesiyle yapıp ettikleri ve taşıdığı sorumluluk bilincidir.
Hâl böyleyken; sırf sahte bir önem duygusu uğruna insanın kendi deruni dünyasında nasıl ağır yaralar açtığını, gönül aynasını nasıl kendi elleriyle kırdığını görmek şuur sahipleri için acı bir manzaradır. Çoğu zaman, asıl gayemizi unutup bu fani hayatı sadece kuralları konmuş bir güç oyunu zannederiz ve tüm ruhumuzla bu aldatıcı oyuna yatırım yaparız. Öyle ki, terimin en saf anlamıyla dünyevi çıkarlardan arınmış olması gereken maneviyat ve cömertlik iklimlerinde dahi, tıpkı eski bir mabette mukaddes bir dua asasına tek başına sahip olmak için kıyasıya dövüşen din adamları gibi, insanlar geçici bir yetki değneği için birbirini kırıp dökebilmektedir. Oysa erdemli ve asil bir ruhun nişanesi; adaleti, şefkati ve hizmeti hiçbir dünyevi karşılık beklemeksizin, sırf inandığı o yüce değerlerin kendi içindeki bir gereği olarak sergilemesidir.
Bir isim bir adım öne çıksın, bir söz biraz daha çok dinlensin, bir kapı önce kendisine açılsın diye insan, bazen ruhundan eksilte eksilte yürür. Çağımızın baş döndürücü hızı ve hırsı içinde; kazanmak ve daima daha fazla kazanmak uğruna, içimizdeki en mukaddes değerler dahi dünyevi heveslerin sunağında kurban edilmekte, dünyevi olan, adeta maneviyatın ve hüviyetin topraklarını insafsızca işgal etmektedir.
Hâlbuki yol uzundur, ömür kısadır. Yolcunun sırtındaki yük arttıkça hedefine varması kolaylaşmaz; bilakis adımları ağırlaşır.
İnsan denen varlığın en çetin mücadelesi dışarıdaki rakipleriyle değil, kendi içinde sessizce büyüttüğü “ben” ile olan mücadelesidir. O “ben”, önce masum bir temenni gibi konuşur. “Daha çok faydalı olmalısın,” der. Ardından faydanın yerini görünmek, görünmenin yerini üstün gelmek, üstün gelmenin yerini vazgeçilmez olduğuna inanmak alır. Kişi, kendi içindeki bu ince değişimi çoğu zaman fark edemez. Çünkü nefsin en mahir tarafı, arzusunu fazilet elbisesine büründürmesidir.
İnsan bazen kendi arzusuna “hizmet”, öfkesine “haklılık”, kıskançlığına “hassasiyet”, hesabına da “dava” adını verir. Kelimeler güzelleştikçe niyetin de güzelleştiğini zanneder. Oysa kalbin terazisi kelimeleri değil, hakikati tartar.
Yunus Emre’nin yüzyıllar öncesinden gelen sesi, insanın bütün büyüklenmelerini tek bir cümlede eritmeye yeter:
“Mal sahibi, mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi?”
Bu soru, yalnızca servete dair değildir. İnsanın kendisine ait sandığı her şey için sorulmuştur. İtibar için, nüfuz için, alkış için, çevresinde oluşturduğu halka için, bir gün elinden hiç çıkmayacağını düşündüğü bütün geçici imkânlar için…
Hani bunun ilk sahibi?
Dün başkasında olan bugün bizdedir. Bugün bizde olan yarın başka bir ele geçecektir. Buna rağmen insan, kendisine kısa bir müddet emanet edilen şeyi ebedî mülkü sanır. Bir odanın duvarları, önünde açılan kapılar, sözüne kulak veren kalabalıklar ona kendisini olduğundan daha büyük gösterir. Zamanla aynaya bakmayı bırakır, yalnızca gölgesine bakar. Güneş arkasındayken uzayan gölgesini kendi boyu zanneder.
Oysa güneş dönünce gölge de kısalır.
Oysa marifet, yaldızlı tahtlara kurulmakta değil, o tahtın altındaki topraktan geldiğini unutmamaktadır. Hırslarının atına binen kişi, menzile vardığını sanırken aslında sadece kendi uçurumuna doğru dörtnala koşmaktadır. Beklentilerin pençesine düşen bir zihin, zamanla vicdanın o sessiz ve nurlu sesine sağırlaşır. İtaat beklerken şefkati, tasdik beklerken hakikati kaybeder. Dünyevi rütbelere duyulan bu kör edici arzu, ruhun ince işçiliğini tahrip eder; insanı kendi kibrinin zindanına hapseder.
Makam ve mevki beklentisi, aklın ve sağduyunun süzgecinden geçirilmediğinde, insan ruhunu içten içe kemiren bir yıkıma dönüşür. Sadece bir unvana sahip olma arzusuyla hareket eden zihin, zamanla gerçekliğini yitirmeye başlar. Beklentilerin karşılanmadığı her an, derin bir hayal kırıklığına, öfkeye ve nihayetinde kişinin çevresine karşı yabancılaşmasına yol açar.
Psikolojik olarak bu durum, bireyin kendi değerini yalnızca oturduğu yerle ölçmesi yanılgısından beslenir. Oysa insanın asıl değeri; unvanında değil, karakterinde, liyakatinde ve başkalarının hayatına kattığı anlamda gizlidir. Makam hırsı, bireyin gözüne çekilmiş bir perde gibidir; kişiye ne yapması gerektiğini değil, sadece nerede görünmesi gerektiğini fısıldar. Bu fısıltıya kulak verenler, zamanla çevrelerindeki liyakatli sesleri duyamaz, eleştirileri birer saldırı olarak algılamaya başlar ve nihayetinde kendi yankı odalarına hapsolurlar.
Şeyh Edebali’nin, cihan devletinin kurucusu Osman Gazi’ye, asırları aşıp sinelerimize vuran o kutlu seslenişini hatırlayalım: "Ey oğul! Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı... Beylik rütbesi, büyüdükçe küçülmeyi gerektirir."
Hakikatin bir mihenk taşı da buradadır. Zahiri unvanlar büyüdükçe batıni bir tevazu ile küçülemiyorsa insan, taşıdığı yük bir emanet değil, bir hüsran vesilesidir. Bizler, ocağında piştiğimiz, hizmetkârı olduğumuz bu aziz devletin ve fedakâr kamu çalışanlarının haklarını savunurken, üzerimizdeki sorumluluğun bir "dava", bir "sevda" olduğunu bilmekle mükellefiz. Bizim yolumuzda şahsi ikballerin, nefsi çekişmelerin veya önde görünme telaşlarının gölgesi barınamaz. Kutlu bir yolda yürürken, unvanların sadece birer gölgelik olduğunu akıldan çıkarmamak elzemdir. Güneş tepeye dikildiğinde her gölge aslına döner, her unvan hükmünü yitirir. Asıl olan, o gölgelikte otururken etrafına serinlik mi yoksa karanlık mı saçtığındır. Bireysel çıkarlarının peşinde koşarken etrafındaki gönülleri yıkanların, yarın Hakk’ın terazisinde sunacakları ne bir mazeretleri ne de arkalarında bırakacakları bir hoş sedaları olabilir. Bir kürsüyü işgal etmek, bir unvanı elde tutmak uğruna kalbini taşlaştıran, kardeşini inciten, aklını nefsinin emrine veren insan, en büyük mağlubiyeti kendi ruhuna yaşatır. Elbette ki insanın, kitlelere ulaşmak, hayallerini gerçekleştirmek ve bir noktada inisiyatif alma arzusu anlaşılırdır. Bu noktada meselemiz, haklı bir talebin nefsi bir hırsa dönüşmesine engel olmak, emanet olan koltuğun kalıcı hizmetine odaklanmaktır. Dünyevi olan her şey çürüyecek, eskiyecek ve unutulacaktır. Geriye, eğilmeyen başlar, hırsına yenilmeyen iradeler ve asıl gücünü sıçrayışında değil sarsılmaz duruşunda gösteren yürekler kalacaktır. Ağır cübbeleri giymek hüner değildir, hüner o cübbeyi çıkardığında, ardında bıraktığın adil bir akılla, naif bir duruştur.