Bazı cümleler vardır bir milletin karakterini tek nefeste anlatır.
Aydın'ın Çine ilçesine bağlı Altınova Mahallesi'nde, Türk bayrağına sarılı bir tabutun başında o bir cümle böyle kuruldu. Hakkari'nin Yüksekova ilçesinde şehit olan Piyade Sözleşmeli Er Yusuf Sait Ünlü'nün babası Latif Ünlü, yanı başındaki Aydın Valisi'ne döndü ve titreyen bir sesle dedi ki,
"Oğlumun tabutuna sarılabilir miyim?"
Oğlumun tabutuna sarılabilir miyim. Okuması ne kadar kolay değil mi? Ne kadar eforsuz, ne kadar akıcı, ne kadar sıradan. Ancak o anı izlerken, bu satırları yazarken hiçte öyle kolay olmadı. Cümlelerim devrik mi? İmla kurallarına dikkat ettim mi, hiçbiri gözetemiyorum, yazarken içim parçalanıyor.
O görüntüyü defalarca izledim. Boğazım düğümlendi. Bir baba, evladını toprağa vermeye dakikalar kala, ciğerparesine son kez sarılmak için izin istiyordu. Kimden? Devletten. Kimsenin ona "hayır" diyemeyeceği, dünyanın en meşru, en insani talebi için bile, hayatının en ağır anında devletine olan saygısını gözetiyordu. Bu devleti ayakta tutan ne bütçesi ne kanunları ne de görkemli binalarıdır. Kırıldığı en ağır yerde devletini kırmayan, en çaresiz anında bile hürmetini eksik etmeyen o mübarek babanın yüzü suyu hürmetine ayakta duruyoruz. Dünyanın hiçbir teşkilat şeması devleti, o babanın bir cümlesi kadar anlatamaz. O bir soru sormadı, o tarif etti: Evlatlarını Çanakkale’de, Yemen’de, Suriye’de, Sakarya muhaberesinde vatana veren, bunu bir lütuf değil bir borç bilen, acısını metanetle taşıyan o aziz milleti tarif etti.
Mehmet Akif, Safahat’ın altıncı kitabı Âsım’da bir nesil hayal etmişti. İmanı tam, ahlakı sağlam, ilmi yerinde bir nesil. Sonra Çanakkale oldu ve Akif o mısraları yazdı:
“Âsım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.”
Akif’in Âsım’ı bir babanın oğluydu: Köse İmam’ın. Akif, Âsım’ı anlatmaya babasından başlar. Çünkü bilir; nesil kitaplardan değil, evlerden çıkar. Âsım’ı Köse İmam yetiştirdi, Yusuf Sait’i Latif Ünlü. Çine’de o tabutun başında sarılmak için izin isteyen baba, bize aslında Âsım’ın neslini bir kez daha gösterdi.
Gün Sayan Bir Delikanlı
Yusuf Sait, yirmi sekiz yaşındaydı. Dört yıldır o şanlı üniformanın içindeydi ve dördüncü yılının son ayındaydı. Tayin istemişti. Aralığın ilk haftasında Altınova'daki baba ocağına dönecek, ardından eğitim birliğine geçecekti. Bir nişanlısı vardı; aralıkta nikâh, nisanda düğün yapılacaktı. Yüksekova'nın Esendere bölgesinde, İran sınırındaki kaçak geçişlere karşı nöbet tutuyordu. Ateş açıldığında yaralandı, helikopterle hastaneye yetiştirildi; ancak memleketine ay yıldızlı bir bayrağa sarılı olarak dönebildi.
Babası, oğlunun memlekete dönmek için gün saydığını anlatırken, yüreği olan hiç kimsenin yükünü kaldıramayacağı o cümleyi söyledi: "Aralıkta nikâh yapacaktık, nisanda da düğün yapacaktık. Hepsi mahşere kaldı."
Hepsi mahşere kaldı… Bir babanın ağzından dökülen bu üç kelime, aslında bu toprakların yüz yıllık kaderinin özetidir. Kınası yakılamamış gelinler, sandıkta bekleyen çeyizler, kıyılamamış nikâhlar, "dönünce konuşuruz" denip bir daha hiç konuşulamamış o sözler… Anne Öznur Ünlü'nün tabutun başında yükselen "Kuzum böyle mi gelecektin?" feryadı, cami avlusuna sığmadığı için cenaze namazını köy meydanında kılan binlerce insanın yüreğine işledi.
Bu tablonun karşısında söylenecek ilk söz şüphesiz, Allah şehidimize rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. Ailesine, nişanlısına, silah arkadaşlarına ve aziz milletimize başsağlığı diliyorum.
Ama söylenmesi gereken tek söz bu değildir.
Bakanlar ve Büyükşehir Başkanı
O görüntüyü paylaşan pek çok insan aynı duyguyu dile getirdi: Devletin ne olduğunu bir kez daha bu şehit babasından öğrendik. Gerçekten de öyle. Latif Ünlü'nün sorusu, devlet ile millet arasındaki bağın en saf, en sarsılmaz hâlidir. Bu millet, evladını hudutta kaybettiği gün bile devletine küsmez, sırtını dönmez; devletinden izin ister. Bu, boyun eğiş değil asalettir. Bu, korku değil sadakattir. Devleti bir baba ocağı gibi gören, kendini o ocağın emanetçisi sayan bir medeniyet ahlakıdır.
Bu toprakların insanı "devlet baba" der. Altınova'da yaşanan sahne, bu kavramın en yürek burkan tecellisiydi: Oğlunu kaybetmiş bir baba, hepimizin babasından, devletten izin istiyordu. Ama aile büyüğü dediğimiz kişi, yalnızca izin veren değil, acı günde omuz veren, gözyaşını silen kişidir.
Sadakat de tek taraflı bir yemin değildir. Bir milletin devletine duyduğu saygı, devletin de o millete aynı derinlikte vefa göstermesini zorunlu kılar. Latif Ünlü, devlete karşı görevini o cenaze alanında, o dayanılmaz anda bile eksiksiz yerine getirdi. Peki biz, yani devleti ve siyaseti temsil eden herkes, şehidimizin ardından görevimizi yerine getirdik mi?
Cenazeye Aydın Valisi, Çine Kaymakamı, İl Jandarma Komutanı, askerî erkân, bölge vekilleri ile yerel siyasi parti temsilcileri katıldı. Vali o babanın yanı başındaydı, milletvekilleri tabutu omuzladı. Cumhurbaşkanımız aileye taziyelerini iletti, Millî Savunma Bakanımız başsağlığı mesajı yayımladı. Bunların her biri kıymetlidir. Ancak Anadolu Ajansı'nın aktardığı katılımcı listesine bakıldığında, cenazedeki en üst düzey devlet yetkilisinin vali olduğu görülüyor. Kabineden tek bir bakan Altınova'da değildi.
Vali, devletin ildeki temsilcisidir; onun orada olması devletin orada olduğu anlamına gelir. Bu doğrudur. Ama bir şehit cenazesinde mesele yalnızca protokolün usulen tamamlanması değildir. Mesele, o anneye, o babaya, o nişanlıya ve onları izleyen milyonlara "Hepimizi evladı" mesajını en yüksek perdeden verebilmektir. Ve en kötüsü de Yusuf Sait'in şehrinin büyükşehir belediye başkanı da orada değildi. Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu, bir gün önce sosyal medya hesabından taziye mesajı paylaştı; belediye de şehit acısı nedeniyle gençlik festivalinin kalan programını iptal etti. Doğru bir karardı. Ama cenaze günü, şehrin evladı son yolculuğuna uğurlanırken büyükşehir belediye başkanı meydanda yoktu. Yerel basın, başkanın o gün nerede olduğuna dair ne belediyenin ne de partisinin bilgi sahibi olduğunu yazdı.
Bir şehit cenazesi, bir siyasetçinin ajandasındaki sıradan bir randevu değildir. Ertelenebilecek, bir temsilciyle geçiştirilebilecek, bir paylaşımla telafi edilebilecek bir etkinlik hiç değildir. Bir şehrin belediye başkanı, o şehrin evladı toprağa verilirken orada olmayacaksa, nerede olacaktır? Hangi açılış, hangi toplantı, hangi program Altınova'daki o tabuttan daha önemli olabilir? Ekrana yazılan "Milletimizin başı sağ olsun" cümlesi, bir şehit annesinin omzuna konulan elin yerini tutmaz. Taziye ekrana yazılmaz; yüze bakılarak söylenir.
Aynı soruyu bakanlarımıza da hürmetle ama açıkça sormak zorundayım. Bir Mehmetçik, Türkiye'nin en doğusundaki hudutta, kaçak geçişe müdahale ederken şehit ediliyor; en batısındaki köyünde toprağa veriliyor. Bu iki nokta arasındaki mesafe, devletin şefkat kolunun uzanabilmesi için fazlasıyla yeterlidir. Ankara ile Çine arasındaki yol birkaç saattir; bir şehit ailesinin yüreğindeki boşluk ise ömür boyu sürer.
Muhalefet Liderleri Neredeydi?
Bu soruyu yalnızca bürokrasi cephesine sormak eksik olur. Muhalefet partilerinin genel başkanları neredeydi? Her gün kürsülerden millet adına konuşan, ekranlarda halkın acısını dile getirdiğini söyleyen, şehirleri miting meydanına çeviren liderlerin hiçbiri Altınova'da değildi. Seçim sathında köy köy dolaşan, her mahalleye otobüs çıkaran o enerji, bir Ege köyünde toprağa verilen Mehmetçik için neden bulunamadı?
Şehit cenazesi, siyasetin üstünde tutulması gereken nadir zeminlerden biridir. Orada iktidar ile muhalefet arasında fark yoktur, olmamalıdır. O zeminde bulunmamak, hangi partiden olursa olsun, siyasetin milletle bağının ne kadar inceldiğinin göstergesidir. Muhalefet iktidarı denetler; ama denetimin ahlaki zemini, acı anlarda milletin yanında durabilmekten geçer. Bir şehit babasının sorusuna orada olarak cevap veremeyenler, o babanın acısını siyasi polemik malzemesi yapmaya utanmayacaklar mı?
"Tüm müdahalelere rağmen…"
Millî Savunma Bakanlığı'nın açıklamasında bir ifade var ki, bir sağlık sendikacısı olarak üzerinden geçemiyorum: Yusuf Sait, helikopterle kaldırıldığı Hakkari Devlet Hastanesi'nde yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.
Sınır hattında ateş altında yaralanan bir askerin ilk dakikalarda ulaşacağı sağlık altyapısı, harp cerrahisi ve savaş travması alanında özelleşmiş bir askerî sağlık sistemine mi dayanmalıdır, yoksa sivil sağlık sisteminin genel kapasitesine mi?
Asker hastanelerinin önemini, bulunduğum her ortamda-her fırsatta dile getiriyorum.
2016'da, 15 Temmuz hain darbe girişiminin ardından askerî hastaneler ve Gülhane Askerî Tıp Akademisi, 669 sayılı KHK ile Sağlık Bakanlığı'na devredildi. O günün şartlarında, FETÖ'nün askerî tıp camiasındaki yapılanmasını tasfiye etmek bakımından bu kararın güçlü bir gerekçesi vardı. Ancak aradan geçen on yıl sonra artık kabul etmemiz gereken bir gerçek var: Askerî hekimlik sıradan bir uzmanlık dalı değildir. Ateşli silah yaralanmaları, patlama travmaları, sahada kanama kontrolü, hızlı tahliye ve "altın saat" yönetimi; kendine özgü bir birikim, kurumsal hafıza ve kesintisiz eğitim gerektirir. Bu birikim bir kez dağıldığında, yeniden inşası kuşaklar alır.
Bu nedenle askeri hastanelerin, millî güvenliğin ihtiyaçları ışığında yeniden ele alınması gerektiğine inanıyorum. Başta sınır illeri olmak üzere harp cerrahisi ve travma alanında özelleşmiş askerî sağlık merkezlerinin yeniden yapılandırılması, askerî hekim yetiştirme modelinin güçlendirilmesi, sahadaki sıhhiye unsurlarının donanım ve eğitim bakımından en üst seviyeye çıkarılması artık ertelenemez bir ihtiyaçtır. Türkiye Yüzyılı'nı inşa eden bir devlet, hudutlarını bekleyen evlatlarına dünyanın en iyi askeri tıbbını sunmayı da hedeflemelidir. Mehmetçiğin canı, hiçbir bütçe kaleminden, hiçbir idari tercihten ve hiçbir binadan daha değerlidir.
Sıra Bizde
Elbette sarılabilirsin baba. O tabut senindir. O bayrak senindir. O toprak senindir. Bu vatanın her karışı, senin gibi babaların yüzü suyu hürmetine ayakta durur.
Bu millet, şehidine ağlarken bile devletine saygıda kusur etmedi. Şimdi sıra devlette ve siyasette. Şehit cenazeleri protokol listelerinin, takvim uygunluklarının, siyasi hesapların konusu olmaktan çıkarılmalıdır. Hangi makamda olursa olsun, şehit ailesinin kapısını çalmak bir görev değil, bir namus borcu olarak görülmelidir. Ve hudutta nöbet tutan her evladımız, yaralandığında kendisini en iyi şekilde tedavi edecek bir sistemin var olduğunu bilmelidir.
Yusuf Sait'in nikâhı aralıkta kıyılamayacak. Nisanda Altınova'da davul zurna çalmayacak. Onun düğünü, babasının dediği gibi, mahşere kaldı. Ama bizim borcumuz bu dünyada kaldı: Onun gibi gün sayan, dönüş yolunu gözleyen, bütün hayallerini bir nişan yüzüğüne sığdıran her Mehmetçiğe, yaşarken de şehit düştüğünde de hak ettiği vefayı göstermek.
Bir baba, devletinden izin istedi. Şimdi sıra, o gün orada olması gerekenlerin o babanın kapısını çalıp helallik istemesinde.
Ruhun şad olsun Yusuf Sait. Mekânın cennet olsun. Seni unutmayacağız.
Furkan Ali Çiftçioğlu
Kamu Çalışanları Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı