Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın New York’ta Birleşmiş Milletler 81. Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmayı dikkatle dinledim.

Gazze konusunda söylediği sözlerin önemli bir bölümüne itiraz etmek mümkün değil. Cumhurbaşkanı, Filistin devletini hâlâ tanımayan ülkelere çağrıda bulundu ve Gazze’de yaşananları dünyanın gözü önünde bir kez daha anlattı.

Fakat benim üzerinde durduğum mesele artık ne söylendiği değil, söylenen sözlerin sahada neyi değiştirdiğidir.

Çünkü Gazze’nin artık güzel cümlelere değil, sonuç doğuran adımlara ihtiyacı var.

Bazen siyaseti seyrederken kendimi bir film setini izliyormuş gibi hissediyorum.

Kamera açılıyor.

Oyuncular rollerine giriyor.

Birbirlerine bağırıyor, kavga ediyor, çok sert sözler söylüyorlar.

Yönetmen “Kes!” dediğinde ise film bitiyor, herkes rolünden çıkıyor.

Ben Türkiye’nin İsrail politikasına baktığımda da şu soruyu sormadan edemiyorum:

Birleşmiş Milletler kürsüsündeki kavga gerçek siyasete ne kadar yansıyor?

Bu bana Türkiye siyasetinde yaşanan başka bir hadiseyi hatırlatıyor.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e yönelik çok sert siyasi sözlerinden sonra karşılaştıklarında kullandığı, “Üzülme, bazen siyaseten söylememiz gerekenler oluyor. Siyasetin gereği” şeklindeki sözleri kamuoyuna yansımıştı.

İşte bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler kürsüsündeki İsrail çıkışlarını dinlerken benim aklıma gelen soru da budur:

Bunlar yalnızca kürsüde söylenmesi gereken siyasi sözler mi, yoksa arkasından somut sonuçlar gelecek devlet politikası mı?

Çünkü konuşmakla olmuyor.

Dünkü yazımda da üzerinde durmuştum.

Ekim 2025’te Gazze’de ateşkes ilan edildi. Buna rağmen ateşkesten sonra 1.300’ü aşkın Filistinlinin hayatını kaybettiği açıklandı.

Demek ki ortada üzerinde düşünülmesi gereken çok ciddi bir gerçek var:

Ateşkes var ama insanlar ölmeye devam ediyor.

Garantörlükten, diplomasiden, uluslararası hukuktan, İsrail’e baskı yapılmasından söz ediyoruz.

Peki sonuç?

İsrail’in sahadaki hareket alanı ne kadar daraldı?

Cumhurbaşkanı’nın Birleşmiş Milletler kürsüsünde anlattığı tablo zaten bunun cevabını veriyor.

Üstelik mesele yalnızca Gazze değildir.

Suriye’ye bakalım.

İsrail geçtiğimiz ağustos ayında Türkiye sınırına yakın Ebu Zuhur Hava Üssü’nü vurdu.

Peki sonuç ne oldu?

İsrail Gazze’de vuruyor.

Suriye’de vuruyor.

Bölgedeki askerî hareket alanını sürdürüyor.

Golan Tepeleri konusunda Ankara’da yaşananlar ise bana göre çok daha düşündürücüdür.

8 Temmuz 2026’da Ankara’daki NATO Zirvesi sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile gazetecilerin karşısındaydı.

Trump, İsrail için yaptıklarını övünerek sıralarken Kudüs’ü ve ardından Golan Tepeleri’ni hatırlattı. Hiçbir Amerikan başkanının İsrail için kendisi kadarını yapmadığını söyledi.

Yani yıllar önce Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini tanıyan Trump, bu kararını şimdi nerede övünerek hatırlatıyordu?

Washington’da değil.

Tel Aviv’de değil.

Ankara’da!

Üstelik yanında kim vardı?

Toprakları işgal edilen Suriye’nin Cumhurbaşkanı Ahmed Şara!

Trump’ın 2019’da imzaladığı karar İsrail’in Golan üzerindeki egemenliğini ABD adına tanımıştı; 2026’da Ankara’da da Golan’ı İsrail için yaptıklarının arasında saydı.

İşte insan burada soruyor:

Birleşmiş Milletler kürsüsünden İsrail’e meydan okumak kolay. Peki Trump Türkiye’nin başkentinde, Suriye Cumhurbaşkanı’nın yanında Golan Tepeleri’ni İsrail lehine attığı adımlar arasında övünerek sayarken Türkiye’den aynı sertlikte hangi karşılığı gördü?

Sözün ağırlığı yalnızca New York’ta ne kadar yüksek sesle söylendiğiyle değil, Ankara’da gerektiği anda söylenip söylenmediğiyle de ölçülür.

Bir de Türkiye’nin kendi uygulamalarına bakalım.

Bugün Filistin umuma mahsus pasaport sahibi Türkiye’ye vizesiz giremiyor. İsrail umuma mahsus pasaport sahibi ise Türkiye’ye vizesiz girebiliyor.

Şimdi soruyorum:

Filistinli Türkiye’nin kapısında vizeye tabi tutulurken İsrailli Türkiye’ye neden vizesiz ve başı dik bir şekilde girebiliyor?

Bir tarafta Birleşmiş Milletler kürsüsünden Filistin için dünyaya sesleniyoruz.

Diğer tarafta Filistinlinin önüne vize koyuyoruz.

Bu tablo bile Filistin meselesinin siyasi söylemde ne ölçüde istismar edildiğini sorgulamamız için yeterli değil midir?

Eğer Filistin konusunda bu kadar kararlıysak, Filistinliye uygulanan vizeyi kaldırmak için kimi bekliyoruz?

Amerika’yı mı?

Avrupa Birliği’ni mi?

Birleşmiş Milletler’i mi?

Bunun kararını Türkiye verebilir.

Dahası var.

Birleşmiş Milletler kürsüsünden İsrail’e sert sözler söylenirken Ankara’da İsrail’in maslahatgüzarına müsaade ediliyor.

Joel Lion, 9 Eylül 2026’da Ankara’da Dışişleri Bakanlığı’na güven mektubunu sundu ve İsrail’in Türkiye’deki en üst düzey diplomatik temsilcisi olarak maslahatgüzarlık görevini üstlendi.

Yani tablo ortada:

New York’ta İsrail’e sert çıkış, Ankara’da İsrail’in maslahatgüzarına müsaade!

Kürsüde kullanılan dil ile uygulanan politika arasındaki mesafe burada ortaya çıkıyor.

Bir de hafızamızı 19 Eylül 2023’e götürelim.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile New York’taki Türkevi’nde görüşüyordu.

Bugün Gazze’de yaşananlardan dolayı çok ağır ifadelerle eleştirilen Netanyahu, o gün Türkevi’nde Cumhurbaşkanı Erdoğan’la aynı masadaydı.

Hatta iki liderin benzer renkteki kravatları üzerinden espri yapıldığı da basına yansımıştı.

Elbette bu görüşme 7 Ekim’den ve ardından Gazze’de yaşanan büyük yıkımdan önceydi. Fakat bugün ortaya çıkan tabloya baktığımızda o görüntüler insanın aklına ister istemez geliyor.

İşte film seti benzetmesini bunun için yapıyorum.

Kamera önünde sert sözler…

Kamera arkasında başka bir görüntü…

Bir zamanlar Türkevi’nde aynı masada oturup kravatların renginden konuşulan Netanyahu, bugün Birleşmiş Milletler kürsüsünde en ağır sözlerle eleştiriliyor.

O zaman insanın aklına Bahçeli’nin Özgür Özel’e söylediği o cümle yeniden geliyor:

“Bazen siyaseten söylememiz gerekenler oluyor.”

Acaba İsrail konusunda da böyle mi?

Ben artık kürsülerde sesin ne kadar yükseldiğine değil, o sesin sahada neyi değiştirdiğine bakıyorum.

Çünkü dış politika miting meydanı değildir.

Devlet yönetmek alkış toplamak değildir.

Diplomasi yalnızca en sert cümleyi kurma sanatı hiç değildir.

Diplomasinin ölçüsü sonuçtur.

Bir ülkeye “dur” diyorsanız ve o ülke durmuyorsa, bir süre sonra vatandaş sizin ne kadar sert konuştuğunuza değil, neden sonuç alamadığınıza bakar.

Gazze’de çocuklar ölmeye devam ederken Birleşmiş Milletler kürsüsüne çıkıp yaşanan acıları dünyaya anlatmak elbette önemlidir. Fakat Türkiye gibi bölgede etkili olduğunu söyleyen bir ülke açısından bunun tek başına yeterli olup olmadığını sorgulamak da vatandaşın hakkıdır.

Filistinlinin ihtiyacı alkışlanan bir konuşma değil, canını koruyacak etkili bir siyasettir.

Gazze’de çocuğunu kaybeden bir anne açısından New York’taki salonda kaç kişinin alkışladığının hiçbir anlamı yoktur.

Onun sorusu çok daha basittir:

“Çocuğumu kim koruyacak?”

Türkiye’nin cevabı yalnızca kürsüden yükselen sözlerden ibaret olmamalıdır.

Yoksa siyaset gerçekten bir film setine dönüşür.

Kamera açılır.

İsrail’e sert sözler söylenir.

Dünya kamuoyuna mesajlar verilir.

Kamera kapanır.

Ankara’da İsrail’in maslahatgüzarı görevine başlar.

Filistinli vizeye tabi olmaya devam ederken İsrail vatandaşı vizesiz gelir.

Trump Ankara’da, Suriye Cumhurbaşkanı’nın yanında Golan Tepeleri’ni İsrail için yaptıklarının arasında sayar.

Gazze’de insanlar ölmeye devam eder.

Artık mesele kimin daha sert konuştuğu değil, söylenen sözlerin arkasından hangi somut adımların geldiğidir.

Birleşmiş Milletler kürsüsündeki sözlerin ağırlığını belirleyecek olan da alkış değil, ertesi gün sahada meydana gelen değişikliktir.