Türkiye’de yaklaşık çeyrek asırdır bize aynı hikâye anlatılıyor:
“Bağımsız Türkiye.”
“Kimsenin talimatıyla hareket etmeyen Türkiye.”
“Masada söz sahibi Türkiye.”
Bunlar da yetmiyor.
Bir de yıllardır “Dünya liderimiz var” deniliyor.
Uluslararası toplantılarda dünya liderlerinin karşısında bacak bacak üstüne oturan, kimsenin karşısında eğilmeyen bir lider görüntüsü üzerinden “güçlü Türkiye” anlatılıyor.
Türkiye’nin artık dünyaya yön veren, oyun kuran, başkalarının kararlarına göre hareket etmeyen bir ülke olduğu söyleniyor.
Peki çeyrek asırdır anlatılan bu hikâyenin gerçek hayattaki karşılığı ne?
Gelin son yaşananlara bakalım.
ABD, 8 Eylül 2026’da İran’ın havacılık sektörüne yönelik yeni ve kapsamlı yaptırımlar açıkladı. Yaptırımlar İran havacılık sektörünün yanı sıra İranlı havayolu şirketlerine hizmet verdiği gerekçesiyle yabancı şirketleri de hedef aldı.
Ardından Türk Hava Yolları, AJet ve Pegasus’un İran’a karşılıklı uçuşları durduruldu.
THY ve AJet’in rezervasyon sistemlerinde Mart 2027’ye kadar İran seferi görünmezken Pegasus da İran uçuşlarını rezervasyon sisteminden çıkardı.
Burada artık bir ihtimalden veya tartışmadan söz etmiyoruz:
Uçuşlar durduruldu.
Üstelik mesele havacılıkla sınırlı değil. ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarının Türkiye’nin bankacılık ve ticaret alanındaki etkilerini de yıllardır görüyoruz. Daha birkaç gün önce İran merkezli Bank Mellat’ın İstanbul şubesinin faaliyet izni BDDK tarafından kaldırıldı.
Ortada cevap bekleyen çok açık bir soru var:
Türkiye İran’a ambargo uyguluyor mu?
Uyguluyorsa hükümet çıkıp açıkça söylesin.
“Türkiye Cumhuriyeti olarak İran’a şu gerekçelerle yaptırım uyguluyoruz” desin.
Millet de bilsin.
Ama Washington karar alacak, bunun etkilerini Türkiye’de havacılıktan bankacılığa kadar göreceğiz; ardından millete “bağımsız ve dünyaya yön veren Türkiye” anlatılacaksa, buna da soru sormak gerekir:
Bunun neresinde bağımsız dış politika var?
Mesele İran’ın politikalarını savunmak değildir.
İran’la Türkiye’nin görüş ayrılıkları olabilir. Ancak İran’la ilişkilerimizin sınırlarını belirleyecek irade Washington değil Ankara olmalıdır.
İran’a ambargo uygulanacaksa kararını Türkiye kendi millî çıkarlarına göre vermelidir.
Bağımsız devlet olmanın anlamı budur.
Şimdi madalyonun diğer yüzüne bakalım:
İsrail.
Gazze’de yaşananlardan sonra hükümetin İsrail yönetimine söylemediği ağır söz neredeyse kalmadı.
Meydanlarda meydan okundu, kürsülerden çok sert açıklamalar yapıldı, dünyaya mesajlar verildi.
Peki uygulamada?
İsrail, Joel Lion’u Ankara’daki diplomatik misyonunun başına maslahatgüzar olarak gönderdi. Lion Ankara’ya geldi ve Dışişleri Bakanlığına güven mektubunu sundu.
Yani bir tarafta ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarının Türkiye’deki etkilerini görüyoruz.
Diğer tarafta Gazze nedeniyle İsrail’e karşı en ağır sözlerin söylendiği bir dönemde İsrail’in yeni maslahatgüzarı Ankara’da görevine başlıyor.
İşte çelişki burada.
Washington’un İran’a yönelik politikasının Türkiye’de somut sonuçları görülürken, Ankara’nın İsrail’e yönelik o sert söyleminin somut karşılığı nedir?
Gazze’de bunca ölüm ve yıkımdan sonra İsrail’e karşı söylenen sözlerin devlet politikasındaki karşılığı nerede?
Eğer Türkiye gerçekten anlatıldığı gibi dünyaya yön veren, kendi kararını kendisi alan bir ülkeyse bunun ölçüsü meydanlarda kullanılan cümleler değildir.
Bağımsızlık mikrofon başında yüksek sesle konuşmakla olmaz.
Dünya liderliği de uluslararası toplantılarda dünya liderlerinin karşısında bacak bacak üstüne atmakla ölçülmez.
Asıl ölçü, gerektiğinde:
“Türkiye’nin kararını Türkiye verir!”
diyebilmektir.
İsrail’e karşı söylediğiniz sözlerin arkasında da devlet politikasıyla durabilmektir.
Çeyrek asırdır “güçlü Türkiye”, “bağımsız Türkiye”, “dünyaya yön veren Türkiye” anlatılıyor.
Bugün ise önümüzde iki fotoğraf duruyor:
Washington İran’a ambargo koyuyor; bunun etkilerini Türkiye’de görüyoruz.
İsrail’e meydanlardan ağır sözler söyleniyor; İsrail ise Ankara’ya yeni maslahatgüzarını gönderiyor.
İktidarın cevap vermesi gereken asıl mesele budur.
Çünkü artık konu yalnızca İran veya İsrail değildir.
Konu, çeyrek asırdır anlatılan “bağımsız Türkiye” söylemi ile uygulamada karşımıza çıkan dış politika arasındaki mesafedir.
Ve bütün bu tablonun sonunda tek bir soru kalıyor:
Washington’un İran’a yönelik yaptırımları Türkiye’de karşılık bulurken, Ankara’nın İsrail’e söylediği onca ağır sözün karşılığı ise İsrail’e Ankara’da maslahatgüzar kapısını açmak oluyor!