12 Eylül yöneticileri Anayasa’ya Evet oyu verilmesi için yoğun propagandaya girmiş, aynı zamanda basın üzerinde baskı uygulamaya başlamıştı. Hayır oyunun rengi Mavi renkten bahsedilmesini bile istemiyorlardı. Mavi biletten bahseden bir haber yayınlayan Cumhuriyet gazetesi, ertesi günü o haberi tekzip eden bir metni yayınlamak zorunda kalmıştı.

“Gözlerimin rengi ne?” diye soran sevgilisine, beş altı kare sonra delikanlının Mavi diyebildiği karikatür için yine Cumhuriyet gazetesi uyarılmıştı.

Toplumun çoğunun Evet oyu vereceği ortadayken bile, mavi renkten ima ile söz edilmesini istemiyordu askeri yönetim. Mavi renk neredeyse yasaklanacaktı.

Ülkenin her yerinde askerler, polisler, kaymakamlar, belediye başkanları, muhtarlar, okul müdürleri bile anayasaya evet denilmesi için seferber olmuşlardı.

İstiklal mahkemelerinde binlerce masum insanın kanına giren Kel Ali’nin damadı Emin Paksüt, konseye danışman olunca, “meydanlar temizlenmeli” diyerek meydana çıktı ve yalnızca siyasi kimlik taşıyanları değil, sadece gazeteleri ve dergileri değil, anayasaya muhalefet edileceğinden şüphelendiği her hür teşebbüsü devlet gücünü kullanarak susturdu.

Oylamaya yakın günlerde evinin balkonunu maviye boyayan vatandaştan, kazara mavi gömlek giyip sokağa çıkan insana varıncaya kadar herkes anayasa aleyhinde propaganda yapmak ithamıyla karakollarda sorguya çekildi. Bazı yerlerde Hayır oyunu vereceğini açıkça söyleyenler dayak yedi, kimisi hapsedildi.

Siyasi partiler Hayır oyunun verilmesi için taraftarlarına güvendikleri kişiler aracılığıyla haber gönderiyordu. Demirel Güniz Sokakta ziyaretine gelenlere bu talimatı veriyordu. Erbakan da gizli ev toplantılarında yakınlarına Hayır denmesi gerektiğini söylüyor, Evet oyu vermenin vebal olduğunu belirtiyordu.

En büyük baskıyı cemaatler ve tarikatlar görüyordu. Askeri yönetimin ürküten korku Hayır oylarının yüksek çıkmasıydı. Böyle bir sonucun Avrupa’da eleştirilere yol açacağını, ülkede de otoritelerinin sarsılacağını hesap ediyorlar, kötü bir sürprizle karşılaşmamak için ellerindeki bütün imkânları, kozları kullanıyorlardı.

Bir yandan dine müsahamalı görünürken, diğer yandan aba altından sopa göstererek, bazen açık, bazen gizli tehditlerle işi sıkı tutuyorlardı.

İlk kez bu darbe Nurculara ağır hasar veriyor

27 Mayıs, 12 Mart darbelerinde fazla yara almayan, vartaları bir şekilde atlatan, hatta kenetlenen Yeni Asya cemaati, 12 Eylül darbesinde ağır hasar almanın eşiğine gelmişti. Cemaatin yarısından çoğu Mehmet Kırkıncı’nın ön ayak olduğu safa geçmiş, saff-ı evvel diye tabir edilen Bediüzzaman’ın en yakınında hizmette bulunan ağabeylerin büyük kısmı da Yeni Asya’nın karşısındaki safta yer almıştı.

12 Eylülcülerin dindarlara müsamahalı görüntüsü, dönemin en büyük cemaati sayılan Yeni Asya’yı maddi manevi sıkıntıya sokuyordu. Himmetlerin dağılması, Anadolu’dan gelen yardım akışının azalması maddi açıdan büyük zorluk yaşatır ve zayıflatırken, karşı safa geçenler bulundukları mahallerde güçleniyordu. Şimdi en büyük ayrışma meselesi, darbecilerin hazırlattığı anayasaya karşı tutumdu.

Kırkıncı cemaatinin öne sürdüğü gerekçeler, cemaat mensupları tarafından makul karşılanıyordu. “Biz de darbeye karşıyız ama ne yapalım olan oldu, eski liderler yok artık, bunlar madem ki müsamaha gösteriyorlar karşı durmanın manası yok, hizmetleri sürdürelim” anlayışı ağır basan bir görüştü. “Elbette darbeyi yapanlar Anayasaya’ya evet dememizi bekliyorlar, biz düşen de Evet demektir. Hayır dersek ne olacağını bilemeyiz, ipler onların elinde. Evet diyelim, yolumuza bakalım.”

Yeni Asyacılar “Direnen bir tek biz kaldık” duygusunu yaşarken, ayrışmanın kökenini tartışıyorlardı. Mehmet Kutlular Yeni Nesil’in Yenibosna’daki binanın ve matbaanın açılışına katılan Mustafa Sungur’un gelmesine sevinmiş ve daha sonra Kırkıncı Hoca grubunun yaptıklarından dert yanmıştı.

Mustafa Sungur:

“Siz darbeye karşı çıkın ama bu hareketiniz cemaat bünyesinde ihtilafa sebep olmasın” dedi.

“Hoca ile aramızdaki mesele sadece ihtilale karşı ol ya da olma meselesi değil” diye konuştu Kutlular.

“Başka ne var peki?”

“Kırkıncı Hoca da, tıpkı Fethullah Hoca gibi ayrı bir hizmet tarzı teşekkül ettirmeye çalışıyor.”

“Varsın yapsın. O yaptı da ne zararı oldu?”

“Fethullah Hoca cemaatin dışında kalarak yapmıştı. Bu ise cemaati bölerek yapmaya çalışıyor. İhtilalcilere destek verip, Anayasaya evet demesi zahiri sebep.”

“Ben üstattan ve Nurlardan şefkat dersi aldım. Hareket noktası hizmet olan hiçbir harekete karşı çıkmam.”

“Siz bu meselede tarafsız kalın yeter. Biz onlara karşı mücadele ederiz. Sizin şefkatinizi istismar ediyorlar.”

“Bugün buraya gelmem, tarafsız olduğumu göstermiyor mu?”

“Gösteriyor elbette ama her zaman her yerde tarafsız kalmalısınız.”

“Madem bana güveniniz yok, gelin Isparta toplantısında bunları anlatın.”

“Biz o hakem heyeti toplantısına katılmayız, biz umumi heyet toplantısı isteriz.”

Isparta toplantısında kesinleşen bölünme

Mehmet Kırkıncı, Anayasa oylamasına iki gün kala, 5 Kasım 1982 Cuma günü İsparta’da hakem heyeti adı altında bir toplantı düzenledi. Mimar Sinan Camii arkasındaki Vakıf binasının salonunda düzenlenen toplantıda Mustafa Sungur toplantının divan başkanı seçilmişti.

Mehmet Kırkıncı Hoca, Hayatım-Hatıralarım kitabında o günü şöyle anlatıyor:

“Esasen Isparta’ya gidiş sebebimiz Üstad için Isparta’da okutulan mevlide iştirak etmekti. Fakat oraya gittiğimizde:

“Referanduma ‘Evet’ mi, yoksa ‘Hayır’ mı diyelim?” sorusuyla karşılaştık. Bu durumu kendi aramızda değerlendirmek istedik. Orhan İnalöz Bey de oradaydı.

Benim yanıma gelip: “Sizin de bildiğiniz gibi, cemaatin umumî kanaati referanduma ‘Evet’ demek. Fakat bu durum, toplantıda açıkça söylenmezse cemaat tereddüt içinde kalır.” dedi.

Muzaffer Aslan Ağabey’i çağırdık ve münasip bir lisan ile durumu cemaate anlatmasını söyledik. Muzaffer Ağabey de toplantıda Üstad’ın müsbet hareket metodunu nazara alarak misaller vermeye ve referanduma “Evet” demenin memleket için daha hayırlı olacağını anlatmaya başladı.

Henüz birkaç dakika konuşmuştu ki, Hekimoğlu İsmail kendisine müdahale ederek:

“Biz buraya ağabeyleri dinlemeye geldik. Biz buraya referandum hakkında müşavereye gelmedik.” dedi.

Bunun üzerine Muzaffer Ağabey sustu. O sırada benim solumda Sungur Ağabey, sağımda da Tahsin Tola Ağabey oturuyordu. Muzaffer Ağabey susunca “Ne yapalım?” diye düşünmeye başladım.

Tahsin Tola Ağabey’e: “Ağabey, ne yapalım?” diye sordum.

Tahsin Ağabey: “Hocam! Bu referandum meselesini burada hiç açmayalım. Çünkü Süleyman Bey buralıdır. Süleyman Bey’i burada sevip sayan çoktur, kararımız onları rahatsız edebilir.” dedi.

“Tahsin Ağabey” dedim, “Sen ne söylüyorsun. Bizim burada hangi taraftan olduğumuzu ortaya koymamız lazım. Askerlerin tarafında olduğumuzu burada belirtmeliyiz. Milletin büyük çoğunluğu “Evet” diyecek. Biz Süleyman (Demirel) Bey için sevad-ı azama, ümmetin büyük çoğunluğuna ters düşemeyiz.” dedim.

Tahsin Ağabey söylediklerime hak verdi. Ben daha fazla duramadım ve hemen ortaya atıldım ve şöyle dedim:

“Arkadaşlar, bazı arkadaşlarımız referandum hakkında sorular soruyorlar. Ben kimseye karışmam. Sadece kendi nâmıma konuşacağım. Ben “Evet” diyeceğim. Ama, “Niçin “Evet” diyeceksin?” diye sorarsanız onu açıklayayım” dedim ve şunları söyledim:

“Evet diyeceğim çünkü “Evet” demezsek yine eski durumumuza döneceğiz. Bununla beraber, eğer bu anayasayı yapanlar gelmeselerdi ve anarşinin, terörün önünü almasalardı, siyasilerin bu işin altından kalkmaları mümkün müydü? Elbette değildi. Hükûmet o gün için tam bir acz içindeydi. Nitekim devrin başbakanı Demirel, Erzurum’a geldiğinde Kars’a gitmekten korktu, ancak Erzurum’dan bir grup fedai yardımıyla Kars’a gidebildi. İşte hükûmet böyle âciz bir hâldeyken, askerler yönetime müdahale ettiler. Bir insana bıçak vurmak iyi değildir. Fakat insan apandisit olunca buna mecbur kalınır. O zaman bıçak vurulmazsa zararı olur. İşte askerler de bu yönetime bıçak vurdular. Eğer bu ihtilâli askerler yapmasalardı, komünistler zaten başka bir ihtilâl yapacaktı. Benim fikrim bu, artık gerisini siz bilirsiniz.”

Oradakiler gayr-ı ihtiyari birden ayağa kalktı. Salonda bir heyecan havası esti. Birkaç kişinin dışında herkes bu konuşmamdan memnun kalmış ve tereddütlerden kurtulmuşlardı. Osman Demirci Hoca, bu konuşmamdan çok memnun olduğunu söyleyerek: “Utanmasam orada elini öpecektim.” dedi. Bayram Ağabey de konuşmamdan ötürü memnuniyetlerini izhar edip dua etti.” (Hayatım-Hatıralarım, Mehmet Kırkıncı, Sayfa: 340, Kültür Eğitim Yayınları, 2022, Erzurum.)

Yeni Asya yazarlarından İslam Yaşar’ın bu konudan bahseden Menhus Ruh romanına göre ise olayın bir başka boyutu vardır.

“Arkadaşlar burası Demirel’in memleketi. Burada aleni olarak Evet kararı çıkması Ispartalıları rencide eder.”

Kırkıncı Hoca ayağa kalktı. İki eliyle sükuneti sağladıktan sonra:

“Ben Anayasaya Evet diyeceğim” diye başladı söze. Sebeplerini sıralamaya başladı. Arada itiraz edenler olsa da, katılanların büyük ekseriyeti bu karara onay verdi,

Konuşmanın bitiminden sonra Kırkıncı Hoca’nın yanına gelen Mustafa Sungur:

“Neden böyle bir konuşma yaptın hocam?” dedi sitemle.

“Yapmam gerekiyordu ağabey.”

“Neden?”

“Eğer ben bugün burada ben bu konuşmayı yapmasaydım, daha biz bu toplantıyı bitirmeden dışarıya haber gidecekti ve hem hepimiz burada tutuklanacaktık, hem de dershaneye baskın yapılacak ve kim varsa götüreceklerdi.”

“Sahi mi hocam?”

“Elbette ya.”

“Hulusi ağabey, ‘Evet deyip üzerinizdeki belayı def edin’ diye haber gönderirken, buna benzer baskınları kast etmişti demek.” (Menhus Ruh, İslam Yaşar, Sayfa: 514-515, Yeni Asya Neşriyat, Mart 2002, İstanbul.”

Mehmet Kırkıncı’nın kitabında böyle bir şey yer almaz. Ancak bunu ima eden başka bir olay yer alır:

“Referandumdan sonra görüştüğümüz Akhisar’dan Şahin Yılmaz Hoca: “Sizin konuşmanızdan sonra Ege Bölgesindeki bütün Nur talebeleri fire vermeden anayasaya ‘Evet’ dediler.” dedi. O yılın kışında, gece yarısı Isparta’daki medreseyi basmışlar. O sırada derste bulunan Bayram Ağabey’i ve bazı kardeşleri Emniyet Birinci Şubeye götürmüşler. Bayram Ağabey: “Bizi Birinci Şubeye götürdükleri zaman gözlerimizi bağladılar. İfadelerimizi o şekilde aldılar. İfademizi alan kişinin sesi o kadar tanıdık geliyordu ki, o adamın içimizden biri olduğundan hiç şüphem yoktu. Sorduğu sorulardan da bizi çok iyi tanıdığı anlaşılıyordu. İfadelerimizi alan zât bana: “Eğer o gün, Kırkıncı Hoca anayasanın kabulü lehindeki o konuşmayı yapmasaydı ve cemaatten bu yönde bir karar çıkmasaydı, aynı gün Türkiye’de ne kadar Nur Talebesi varsa hepsini içeri alacaktık.” dedi.”

Avukat Gültekin Sarıgül’ün toplantı hakkında söyledikleri

Nurcuların tanınmış avukatlarından Avukat Gültekin Sarıgül ise o toplantıda sivil polislerin olduğunu anlatıyor:

“Kapıdan girer girmez Tahsin Tola ağabey ile Kırkıncı Hocamın arasına oturttular.

Baktım bir Beyefendi gayet selis, düzgün ve mantıklı ifadelerle konuşuyor. Merak ettim ve sordum. "Orhan İnalöz Bey" dediler. Tarife hacet yok. Konuşma, ifade tarzı itibariyle yüksek bir seviyede olduğu anlaşılıyordu. Meğerse 1982 Anayasasına “Evet” densin diyenlerle “Hayır” densin diyenler arasında karşılıklı -tabir caizse- boğaz kavgası oluyordu. Kalabalığa göz gezdirdim. Salonda en az elliye yakın sivil polis var.

Tahsin Ağabeye eğilerek,

“Ağabey! Bu meselenin tezekkürü için bu kadar kişiyi toplamaya lüzum yoktu. Ağabey buradan 'Evet' çıkmalı. Aksi takdirde ileri gelen hepimiz, nezarete alınabiliriz. Ben içeride en azından kırk elli sivil polisin bulunduğunu görüyorum. Bu tartışmanın sonu gelmez.” dedim.

Sonra Mehmet Kırkıncı Hocama dönerek

“Muhterem Hocam! Siz bilhassa fıkıh sahasında büyük bir âlimsiniz. Size soruyorum. Reye arz edelim bu Anayasaya 'Evet' demek siyasi bir tercih midir? Veya itikadi bir tercih midir? Bu hususu vuzuha kavuşturun.” dedim.

Kırkıncı Hocam,

“Maşallah, Barekallah! Bir kenara itmeye çalıştığımız bu ağabeyimiz meseleyi tam bam telinden vurdu. ULA, ULA, ULA. Yahu biz Milli Selamet Partisinin rağmına Adalet Partisine rey verdik mi? Bu bir itikadi tercih miydi? Burada da askeri bir idare mi devam etsin? Yoksa yarım yamalak da olsa demokrasiye mi geçilsin? Elbette maslahat demokrasiye geçilmesi, istikametinde tercihte bulunmaktır." dedi.

Reye arz edildi ve “Evet” çıktı. Yeni Asya ekibi bir “uruç” hareketiyle sonunu getirmiş oldu.” (Gültekin Sarıgül Ağabey'den Hatıralar: 8. Bölüm, Konuşan: Ömer Özcan, Ağabeyler Anlatıyor, internet siteleri.)

Bu toplantıda sadece Anayasa’ya Evet kararı çıkmadı. Aynı zamanda Yeni Asya’dan ayrılıp Meşveret adıyla yeni bir cemaat olma kararı alındı.

[email protected]

Gelecek yazı:

Mili Görüş Tarihi: Refah Partisi Dönemi: 10

12 Eylül Anayasası kabul edildikten sonra

Milli Görüş’ün merkezi: İskenderpaşa