Türkiye’nin dış politikada attığı adımlar, kurumsal bütçeler ve fiziki varlıkları üzerinden parlatılmaya çalışılsa da sahada biriken yapısal sorunlar bu sistemin sürdürülemez olduğunu gösteriyor. İlk yazıda ele aldığımız liyakat krizi ve adam israfı, madalyonun sadece görünen yüzüydü. Tabi ki “Yunus Emre Enstitüleri ve Maarif’i kapatalım, TİKA’yı hepten silip atalım” kolaylığı ile ve hele de sadece bu kurumları hedef alarak anlayabileceğimiz bir sorun değil bu. Örneğin Türkiye Maarif Vakfı sahada devasa yükleri omuzluyor ve diğer kurumlara nazaran diri bir şekilde yoluna devam ediyor. Sadece dikkat çekici bir dille soruna işaret ediyorum. Meselenin derinlerine, yani kurumsal reflekslere, personel psikolojisine ve stratejik körlüğe odaklandığımızda ise Türkiye’nin kamu diplomasisi aygıtının önümüzdeki 20-25 yıllık projeksiyonda büyük bir bütçe yüküne ve verimsizlik sarmalına dönüşmesi kaçınılmaz görünüyor. Batı’dan modellenen ancak yerli bir vizyonla içi doldurulamayan bu kurumlar ihtiyaçtan ziyade taklit üzerinden yükseldiği için özgünlüğünü ve inandırıcılığını hızla kaybediyor.
"Afrika’da Ne İşimiz Var Abiler"
Öncelikle acı ama muhakkak ifade edilmesi gereken husus şudur; Türkiye’de asgari ücretle ancak iş bulabilecek nitelikteki kadroların ahbap-çavuş ilişkileriyle Afrika’nın kalbine gönderilmesi sahada tam bir trajediye yol açıyor. Gittiği coğrafyayla hiçbir gönül bağı, entelektüel merakı veya vizyonel dertlenmesi olmayan bu personelin tek bir amacı var. Afrika’yı bir "zıplama tahtası" olarak kullanmak ve para kazanmak. Kendi ülkesinde bulamadığı konforu Türkiye’ye nispetle aldığı yüksel maaşlar ile yakalayan bu kitle sahada iş üretmek yerine gün sayıyor/uzatıyor.
Daha da vahimi bazı isimlerin görev yaptıkları coğrafyanın insanına karşı takındığı kibirli, aşağılayıcı ve üstten bakan tavrı. Sahaya gerçekten inanarak orayı severek gelmiş ve kalıcı işler yapmak isteyen az sayıdaki idealist insanı "enayi" gibi gören memur zihniyeti sahada epey etkin maalesef. Yerel halkla temas kurmayan, 3-4 yıl kaldığı ülkede toplasan 3-5 kişiyi tanımayan ve sadece kendi güvenli Türk gettolarında takılan bu personel Türkiye’nin hanesine artı yazması gereken yerde "biri bin yapacak kurumları, bini bir yapan" birer yük haline getiriyor. Afrika’da görev yapıp, "Afrika’da bizim ne işimiz var abi ya" diye hayıflanan bu zihin yapısı ile küresel bir vizyon yürütmek eşyanın tabiatına aykırıdır.
Bazı “personeller” yerel toplumla gündelik yaşam pratikleri üzerinden ilişki kurmak yerine kendi dilsel, kültürel ve sosyal çevresi içerisinde sınırlı bir yaşam alanı oluşturuyor. Bu durum, fiziksel olarak Afrika’da bulunmaya rağmen toplumsal olarak yerel gerçekliklerden uzak, “kendi içinde yaşayan” bir topluluk algısının oluşmasına neden oluyor.
İnsani Yardımdan "Yeni Emperyalist" Algısına
Türkiye’nin Afrika açılımı ve kamu diplomasisi büyük oranda insani yardım eksenli başladı. İHH ve Cansuyu başta olmak üzere o ilk adımdaki bütün yardım kuruluşları büyük işler yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar. Bugün ise bu süreci İHA/SİHA’lar ve savunma sanayii ortaklıkları takip ediyor. Askeri ve stratejik başarılar elbette gurur verici, ancak arkası kültürel ve sosyolojik olarak doldurulmayan bir sert güç (hard power) gösterisi çok yakın bir gelecekte ters tepecektir. Yerel dinamikleri, hedef ülkenin kültürel beklentilerini ve toplumsal yapısını tamamen göz ardı edip, sahaya sadece "Tek hedefimiz Türk kültürünü yaymak ve mal satmak" motivasyonuyla girildiğinde Türkiye’nin "kültürel veya yeni bir emperyalist güç" olarak algılanması uzun sürmeyecektir.
Bu algıyı besleyen en somut veri ise orantısız ticaret hacimleridir. Tüm Afrika kıtasıyla kurulan ekonomik ilişki bu denli tek taraflı, sömürgeci mantığına benzer bir asimetri üzerine kurulduğunda kazan-kazan (win-win) söylemi inandırıcılığını yitiriyor. Yerel ekonomiyi desteklemeyen, sadece pazar odaklı bakan bu yaklaşım bölgedeki Türkiye algısını hızla aşındırıyor.
Kendi Mezunundan Düşman Üreten Sistem
Kamu diplomasisinin en stratejik bacağı olan uluslararası öğrenciler ve bursiyerler politikası tam bir garabet senaryosuna dönüşmüş durumda. Büyük umutlarla Türkiye’ye getirilen bu zeki çocuklar Türkiye’de "Göç İdaresi" gibi ucube ve hantal bir kurumun bürokratik işkencelerine, aşağılayıcı muamelelerine maruz bırakılıyor. Sokakta, kampüste veya resmi bir dairede potansiyel birer suçlu veya kaçak göçmen muamelesi gören bu öğrenciler Türkiye’nin gelecekteki yumuşak gücü, gönüllü elçileri olmak yerine ileride ülkelerine döndüklerinde Türkiye’ye nefret kusan, küfreden mezunlar ordusuna dönüşüyor.
Üstelik bu çocukları mezun ettikten sonra "Hadi bakalım, başınızın çaresine bakın" diyerek ortada bırakan, hiçbir takip mekanizması ve mezun politikası olmayan bir sistem var. UDEF, IYFO ve bazı cemaatler önemli çalışmalar yapıyor, YTB mezun dernekleri konusu önemli ama bunlar maalesef bir bütün oluşturmuyor, kamu mesela UDEF’e neden yetişemiyor? Derdi, misyonu ve vizyonu olan bir akıl, bu insanları ömür boyu sürecek bir networkün parçası yaparken bizdeki memur zihniyeti diplomayı verip defteri kapatıyor. Bu kafayla gidilirse bugüne kadar Türkiye’ye duyulan o samimi sevgi ve ilginin kısa sürede tamamen tersine dönmesi kaçınılmazdır.
Kurumsal Kısırlık
Kurumların sahadaki performansları da bu vizyonsuzluktan nasibini alıyor. Türkiye Maarif Vakfı ve Diyanet sahada yapısal olarak nispeten daha diri kalsa da Yunus Emre Enstitüsü ülkeden ülkeye değişen, standardı olmayan bir grafik çiziyor. TİKA ise çoğunlukla kağıt üzerinde projeler üreten, para dağıtma mekanizmasına sıkışmış bir görüntü veriyor. Klasik diplomasi kurumları ve Dışişleri bürokrasisi ise doğası gereği "Ne kadar az insan, ne kadar az tanışıklık, o kadar az sıkıntı" mantığıyla hareket ederek statükoyu korumaya çalışıyor. Sahi, sahaya dokunan kaç elçi veya elçilik çalışanı var mesela? Oysa olması gereken küresel hedeflere hizmet eden vizyoner ve dinamik bir yaklaşım değil midir?
En büyük eksikliklerden biri de kurumsal bir devlet politikasının olmaması. Her şey lider merkezli ilerliyor; lider irade gösterirse işler yürüyor, liderin gündemi değiştiğinde ise devasa kurumlar olduğu yerde duruyor. Türkiye bugün tüm enerjisini Afrika’ya yoğunlaştırırken dünyanın yeni ağırlık merkezi olan Asya açılımını tamamen kaçırıyor, Latin Amerika’ya ise hala çok mesafeli bakıyor. Kurumsal refleksler felç olduğu için proaktif değil tamamen reaktif bir dış saha yönetimi sergileniyor.
Sahada 3-4 yıl kalıp, arkasında tek bir kalıcı dostluk, sürdürülebilir bir bağ bırakmadan görevi bıraktığının en fazla ertesi günü ilk uçakla Türkiye’deki konforlu hayatına dönen ve bir daha o coğrafyalara telefonla mesaj yolu ile dahi dönmeyen bir zihniyetle bu tekerlek daha fazla dönmez. Derdi olan, vizyon sahibi insanlarla yol yürünmediği sürece, milyarlarca liralık kamu kaynakları sadece birilerinin yurt dışı tatilini ve kariyer zıplamasını finanse etmeye yarayacaktır. Kurumsal özgünlüğün sorgulandığı, insan kaynağının kurutulduğu bu sistemde yakın bir gelecekte çok büyük stratejik sıkıntılarla karşılaşmamız artık kaçınılmaz bir gerçektir.