Geçtiğimiz günlerde James Reston’ın Tanrının Savaşçıları: Üçüncü Haçlı Seferinde Selahaddin Eyyubi ve Aslan Yürekli Richard adlı eserini heyecanla yeniden okudum. Kitabın sayfalarında ilerlerken Üçüncü Haçlı Seferi’nin sadece iki büyük komutanın savaşı değil aynı zamanda iki farklı medeniyetin ve anlayışın çarpışması olduğuna bir kez daha tanıklık ettim. Reston’ın incelikle tuttuğu tarihsel kayıtlara ve tuttuğum notlara dönüp baktığımda tarihin bir tarafında kanlı bir vahşet, diğer tarafında ise düşmanına dahi insanlık dersi veren muazzam bir alçakgönüllülük görüyorum.
KUDÜS’Ü ALAN HAÇLILAR ŞEHRE ASLA YAHUDİLERİ SOKMADILAR
Kudüs, 1099 yılında Haçlıların eline geçtiğinde tarihinin en karanlık sayfalarından birini yazmıştı. Birinci Haçlı Seferi sırasında şehirde yaşayan sadece binlerce Yahudi, Davut Heykeli yakınındaki kendi mahallelerinde, kendi sinagoglarının içinde Haçlıların kahkahaları, dansları ve alaycı ilahileri eşliğinde canlı canlı yakılmıştı. Sonraki 80 yıl boyunca Yahudiler Galile veya Akka’da istikrarsız bir şekilde toplanmaya çalışsalar da Kudüs onlar için yasaklı bir şehir haline geldi. Hristiyan kralın fermanına göre Kudüs surları içinde hiçbir Yahudi yaşayamazdı. Birçoğu surların hemen dışında kumaş boyacısı olarak çalışsa da şehre giremiyordu. 12. yüzyılın ortalarında Latin Krallığı’nın tamamındaki Yahudi nüfusu en fazla 200 bin kadardı ve son derece yoksul, yalnız bir yaşam sürüyorlardı. Akka Piskoposu’nun o dönem yazdığı gibi, Yahudiler o kadar zayıf hale gelmişlerdi ki "kadınlar gibi" görülüyor, Tanrı’nın onları ebedi bir utanca mahkûm ettiği düşünülüyordu.
Ancak Selahaddin Eyyubi’nin sahneye çıkmasıyla Yahudilerin statüsü değişti. Eyyubi İmparatorluğu’nda Yahudiler tam eşit olmasalar da geniş zımmi (gayrimüslim) sınıfı içinde korunan, takdir edilen "devletin evlatlık çocukları" gibi muamele görüyorlardı. Sadece at veya katır yerine eşeğe binmelerine izin verilmesi gibi kısıtlamaları vardı ama ayrıcalıklı tıbbi ve hükümet hizmetlerine kadar yükselebiliyorlardı. Hatta birkaç Yahudi doktor bizzat Selahaddin’i tedavi etmişti. Sultan Selahaddin Kudüs’ü fethettikten sonra ilk iş olarak, 90 yıl önce Haçlılara karşı Müslümanlarla yan yana savaşan Yahudilere çağrıda bulunarak kutsal kente dönmeye davet etti. Şehri Batılıların istilasından önceki çok kültürlü dokusuna kavuşturmak isteyen Selahaddin bu kararıyla Yahudilerin kahramanı oldu. Onların gözünde Allah, Selahaddin’in ruhunu onlar için canlandırmış ve Kudüs’ü onun eliyle özgürleştirmişti.
AKKA’DA KATLİAM VE BELEN GEÇİDİ’NDEKİ STRATEJİ
Üçüncü Haçlı Seferi’nin iki başaktörü arasındaki karakter farkı askeri hamlelerinde ve insanlığa bakışlarında apaçık ortaya çıkıyordu. 22 Ağustos 1191 günü İngiliz Kralı Aslan Yürekli Richard, Akka-Nasırı yolu üzerindeki Tel Ayadiya ve Tel Keşan arasındaki ovada tarihsel bir vahşete imza attı. Tam 2.700 Müslüman askerini birbirine bağlatıp diz çöktürdü ve gözünü bile kırpmadan hepsini tek tek kılıçtan geçirdi.
Selahaddin ise zaferlerinde bile zarafeti ve stratejik aklı ön planda tutuyordu. Kudüs’ten sonra kuzeye, Asi Nehrini geçerek ilerleyen Sultan, Eylül sonunda Antakya önlerine ulaştı. İlk olarak kentin güneyindeki Beylan Geçidi’ni elinde tutan Bagras Kalesi’ni Haçlılardan aldı. Kaleyi alır almaz yaklaşmakta olan Alman ordusu kullanmasın diye boşaltıp derhal yıkılmasını emretti. Bu güç gösterisi karşısında Antakya direnmeden teslim oldu. Tıpkı Kudüs’te yaptığı gibi, Selahaddin Antakyalı Hristiyanlara da son derece barışçıl yaklaştı. Yeni Haçlı ordularının toparlanmasının yıllar alacağını öngörerek halkı bağışladı ve onlara süre tanıdı.
Selahaddin’in erdemi sadece kendi tebaasına değil, amansız düşmanı Richard’a karşı da kendini gösteriyordu. Batılı tarihçilerin anlatımıyla çetin bir çatışma sırasında Kral Richard beklenmedik bir şekilde atından düştü. Selahaddin’in askerlerinden biri heyecanla "Kral orada, atından düştü!" diye bağırırken, olanları izleyen Selahaddin "Bir kralın atından düşüp yaya kalması ona yakışmaz" diyerek kardeşi El-Adil’e seslendi: "Koş, bu iki Arap atını ona yetiştir ve benim hediyem olduğunu, cesaretinin bir karşılığı olarak kabul etmesini söyle." Üçüncü Haçlı Seferi’nin en büyük şövalyelik ve asalet örneği, bir Müslüman Sultan tarafından düşmanına karşı böylece sergilenmiş oldu.
MİRASSIZ BİR HÜKÜMDARIN ALÇAKGÖNÜLLÜ VEDASI
Tarihin gördüğü en büyük fetihlerden birini gerçekleştiren Selahaddin Eyyubi, 4 Mart 1193 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Tarihçi Bahaddin’in deyimiyle "dünyanın bir süsü" ve hayranlık duyulacak bir insan olan Sultan öldüğünde yıkandı, kefenlendi, kıyafetleri ve kendine özgü siyah yenli kaftanı katlanıp paketlendi. Ancak koskoca hükümdarın üzerinden sadece 46 Nasırı dirhemi çıktı; bu miktar 1 İngiliz Sterlini dahi etmiyordu. Sultanın ne bir evi, ne bağı bahçesi, ne altını ne de gümüşü vardı. Hatta mezarının etrafını çevreleyen taşlar bile borç parayla yaptırılabildi.
Şam sokakları kalabalıktan geçilmiyor, bütün şehir ve dünya mateme bürünüyordu. Ağıt yakılması yasaklandığı için Selahaddin’in oğulları halkın arasına karışarak acılarını paylaşıyor, insanları teskin etmeye çalışıyordu. Yaşamı boyunca Şam’da iki okul, Kudüs’te bir hastane ve bir okul, Kahire’de ise bir hastane ile üç okul yaptıran bu büyük Sultan, yüksek erdemlerinin en güzeli olan alçakgönüllülüğü sebebiyle bu eserlerin hiçbirine kendi adını koydurmamıştı.
James Reston’ın kitabını bitirip notlarımı kapatırken şu gerçek bir kez daha zihnime kazındı: Kılıçlar ve zaferler isimleri tarihe yazabilir ancak insanı büyük yapan şey Aslan Yürekli Richard’ın kancıl hırsı değil, Selahaddin Eyyubi’nin gösterdiği alçakgönüllülük, adalet ve eşsiz zarafettir.