Diplomaside önemli olan toplantı yapmak değildir. Önemli olan, devletin ilan ettiği ilkelerden taviz vermeden süreci yönetebilmek ve millî hakları koruyabilmektir.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, 16 yıl aradan sonra Kıbrıs’a gelerek Rum Yönetimi lideri Nikos Hristodulidis ve KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman ile ayrı ayrı görüştü. Ardından Birleşmiş Milletler ara bölgesinde üçlü görüşme gerçekleştirildi ve akşam saatlerinde BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi’nin ikametgâhında gayriresmî bir akşam yemeği düzenlendi.
Bu temasların amacı bugün resmî müzakereleri başlatmak değildi. Amaç, ileride Birleşmiş Milletler himayesinde yeniden toplanması planlanan 5+1 genişletilmiş konferansı için siyasi zemini hazırlamaktı. Nitekim Guterres de temasların ardından yeni bir 5+1 toplantısı için hazırlık yapılacağını açıkladı.
Dolayısıyla bugün yaşananlar bir sonuç değil, yeni bir sürecin hazırlık aşamasıdır.
Ancak tam da bu nedenle bazı soruların bugünden sorulması ve cevaplandırılması gerekmektedir.
Rum tarafının hedefi değişmedi
Rum Yönetimi’nin yaptığı açıklamalara bakıldığında hiçbir belirsizlik bulunmamaktadır.
Rum tarafı açıkça;
- 2017 yılında Crans-Montana’da kesilen federasyon müzakerelerinin kaldığı yerden yeniden başlatılmasını,
- çözümün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları temelinde yürütülmesini,
- Avrupa Birliği’nin sürecin daha etkin bir parçası olmasını
istediğini ilan etmektedir.
Yani Rum tarafı tezlerinden tek bir adım geri atmamıştır.
Peki Türkiye’nin ilan ettiği devlet politikası nedir?
Türkiye Cumhuriyeti son yıllarda en üst düzeyde defalarca şu ilkeyi ilan etmiştir:
“Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü kabul edilmeden yeni bir resmî müzakere süreci başlamaz.”
Bu, sıradan bir diplomatik ifade değildir.
Bu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ilan ettiği devlet politikasıdır.
Nitekim Dışişleri Bakanlığı da Guterres’in temaslarının ardından yaptığı açıklamada bu politikanın değişmediğini bir kez daha teyit etmiş; adil ve kalıcı çözümün ancak Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü temelinde mümkün olacağını açıkça vurgulamıştır.
Bu son derece önemli ve yerinde bir açıklamadır.
Ancak tam da bu noktada cevap bekleyen sorular bulunmaktadır.
Rum tarafı egemen eşitliği kabul etmiş midir?
Hayır.
Eşit uluslararası statüyü kabul etmiş midir?
Hayır.
Rum tarafının kendi açıklamalarında buna ilişkin tek bir ifade dahi bulunmamaktadır.
Tam tersine federasyon temelinde, Crans-Montana’nın kaldığı yerden devam edilmesini istemektedir.
5+1 nedir, AB neden masaya girmek istiyor?
Kamuoyunda sıkça dile getirilen 5+1 formatı, iki tarafın (KKTC ve GKRY) ile üç garantör devletin (Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık) Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri himayesinde bir araya geldiği formattır.
Yani Avrupa Birliği bu formatın tarafı değildir.
Buna rağmen Rum Yönetimi uzun süredir Avrupa Birliği’ni sürecin ayrılmaz bir aktörü hâline getirmeye çalışmaktadır.
Son dönemde AB’nin özel temsilci ataması ve Brüksel’in sürece daha etkin biçimde dâhil edilmek istenmesi de bunun göstergesidir.
Oysa Avrupa Birliği, 2004 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni adanın tamamını temsil ediyormuş gibi tam üye kabul ederek zaten taraf olmuştur.
Taraf olan bir yapının tarafsız hakem olması mümkün değildir.
Bu nedenle AB’nin fiilen 5+1 mekanizmasının içerisine sokulması, müzakere dengesini Rum-Yunan tezleri lehine değiştirme girişimidir.
“Crans-Montana’dan devam”
Belki de en dikkat edilmesi gereken ifade budur.
Rum tarafı sürekli “Crans-Montana’da kaldığımız yerden devam edeceğiz.” demektedir.
Peki Crans-Montana’da ne olmuştu?
Basına ve kamuoyuna yansıyan bilgilere göre görüşmeler sırasında;
- garanti sistemi,
- Türk askerinin geleceği,
- toprak düzenlemeleri,
- haritalar,
- dönüşümlü başkanlık,
- yönetim modeli
gibi son derece kritik konular masaya gelmişti.
Yine basına yansıyan bilgilere göre dönemin KKTC yönetimi tarafından bazı başlıklarda önemli açılımlar yapılmış, çeşitli öneriler sunulmuştu. Görüşmeler anlaşmayla sonuçlanmadığı için bunlar bağlayıcı bir metne dönüşmedi.
Ancak bugün Rum tarafının “Crans-Montana’dan devam edelim” demesi, o gün tartışılan bütün bu başlıkların yeniden gündeme getirilmek istendiğini göstermektedir.
Türk Milleti’nin şu soruları sorması en doğal hakkıdır:
Hangi Crans-Montana’dan devam edilecektir?
Hangi haritalar?
Hangi toprak düzenlemeleri?
Hangi güvenlik modeli?
Hangi garanti sistemi?
Hangi öneriler yeniden masaya getirilecektir?
Açıklama bekliyoruz
53 yıldır Rum tarafı Kıbrıs Türklerini eşit siyasi ortak olarak kabul etmemiştir.
Bugün de bu anlayışın değiştiğini gösteren tek bir resmî açıklama bulunmamaktadır.
Bu nedenle hem KKTC Cumhurbaşkanlığından hem de Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinden şu konuda açık bir değerlendirme bekliyoruz:
İleride yapılması planlanan 5+1 konferansı hazırlıkları hangi siyasi ve hukuki çerçevede yürütülmektedir?
Türkiye’nin yıllardır ilan ettiği “egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü kabul edilmeden yeni bir resmî müzakere süreci başlamaz” ilkesi, bu sürecin vazgeçilmez ön şartı olmaya devam etmekte midir?
Bu hususun kamuoyuna açık biçimde ortaya konulması, hem devlet politikasının sürekliliği hem de kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi açısından önem taşımaktadır.
Çünkü devletler sözlerinde dururlar. Sözünde durmayan devlet, ciddi devlet olarak görülemez.
Devlet ciddiyeti; ilan edilen kırmızı çizgilerin yalnızca açıklamalarda değil, diplomatik süreçlerin her aşamasında korunmasını gerektirir.
Kıbrıs meselesi, sadece bir müzakere başlığı değildir; Türkiye’nin millî güvenliği, Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatleri ile Kıbrıs Türk halkının geleceği meselesidir.
Bu nedenle kırmızı çizgiler yalnızca söylenmek için değil, uygulanmak için vardır. Egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü ilkesi de bunların başında gelmektedir. Bu ilkenin tavizsiz şekilde korunması, hem Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hem de KKTC’nin geleceği bakımından vazgeçilmezdir.