Sümela’da bu yıl yeniden ayin yapılmasına izin verilmesi, meseleyi bir kez daha bütün boyutlarıyla ele almayı gerekli kılıyor.
En başta açıkça ifade edeyim:
Benim Hristiyanların inancıyla, ibadetiyle veya herhangi bir dinle meselem yoktur.
Türkiye Cumhuriyeti’nde din ve vicdan özgürlüğü anayasal güvence altındadır. Kiliseler açıktır; Hristiyan vatandaşlarımız ve ülkemize gelen yabancılar ibadetlerini özgürce yapabilmektedir.
Ancak Sümela meselesini yalnızca “din ve vicdan özgürlüğü” başlığı altında değerlendirmek büyük bir eksikliktir.
Çünkü Sümela bugün faal bir kilise değildir.
Sümela, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği altında bulunan, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından korunan bir ören yeridir; müze niteliğinde tarihi ve kültürel bir mirastır.
Dolayısıyla mesele Hristiyanların ibadet edip edememesi değildir.
Mesele, Türkiye Cumhuriyeti’ne ait bir ören yerinin zaman içerisinde dini, siyasi ve jeopolitik bir sembole dönüştürülmesidir.
SÜMELA’NIN TARİHİ HRİSTİYANLIKLA BAŞLAMIYOR
Öncelikle Sümela’nın tarihini doğru konuşmalıyız.
Yaygın anlatıya göre Atinalı Barnabas ve Sophronios isimli iki keşiş 4. yüzyılda buraya gelerek ilk Hristiyan yapısını oluşturmuştur. Ancak bu anlatı kesin tarihi belgelerle ortaya konulmuş bir kuruluş kaydı değil, geleneksel bir rivayettir.
Dahası, Kültür ve Turizm Bakanlığının Sümela tarihçesinde, manastırın çekirdeğini oluşturan doğal mağarada Hristiyanlıktan önce bir sunak veya kutsal alan bulunmuş olabileceği değerlendirilmektedir.
Bunun hangi pagan inancına ait olduğunu bugün kesin olarak bilmiyoruz. Arkeolojik olarak ispatlanmamış bir şeyi ispatlanmış gibi söylemenin de doğru olmadığını düşünüyorum.
Fakat ortaya çıkan gerçek önemlidir:
Sümela’nın kutsal mekan olarak tarihinin Hristiyanlıkla başladığı dahi kesin değildir.
Üstelik bugün gördüğümüz yapı kompleksinin önemli bölümleri de 4. yüzyıldan değil, çok daha sonraki dönemlerden kalmadır.
Sümela’nın tarihi tek katmanlı değildir.
Dolayısıyla burayı ezelden beri yalnızca tek bir dini ve siyasi kimliğe aitmiş gibi göstermek tarih bilimiyle bağdaşmaz.
Bugünkü gerçek ise tartışmasızdır:
Sümela bugün kilise değildir. Ören yeridir.
TRABZON’UN TÜRK KİMLİĞİ 1461’DE BAŞLAMAZ
Burada özellikle düzeltilmesi gereken bir başka tarih anlatısı daha vardır.
Trabzon’un Türk kimliğini yalnızca Fatih Sultan Mehmet’in 1461’deki fethiyle başlatmak büyük bir eksikliktir.
Trabzon ve Doğu Karadeniz’deki Türk varlığının tarihi 1461’den çok daha eskidir.
Karadeniz’in kuzeyinden ve Kafkasya üzerinden Anadolu’ya gelen Türk toplulukları; bölgedeki erken Türk izleri; İskitlerin, Kuman-Kıpçakların ve Çepnilerin Doğu Karadeniz’deki varlığı ile Selçuklu döneminden önce ve sonra bölgeye uzanan Türk hareketleri birlikte değerlendirildiğinde, Trabzon’un Türk tarihini yalnızca Osmanlı fethiyle başlatmak mümkün değildir.
1461 elbette son derece önemlidir.
Çünkü Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon’u fethiyle bölgede Osmanlı hakimiyeti kesin olarak tesis edilmiştir.
Ancak 1461 Trabzon’daki Türk tarihinin başlangıcı değil, Türk hakimiyetinin yeni ve güçlü bir safhasıdır.
Trabzon’un Türk kimliğinin kökleri çok daha eskiye, binlerce yıllık Türk tarihinin Karadeniz havzasındaki izlerine kadar uzanmaktadır.
Bu nedenle Trabzon’u yalnızca “eski Pontus toprağı” veya yalnızca Rum-Ortodoks tarihi üzerinden tarif etmeye çalışan yaklaşımı kabul etmiyorum.
Trabzon’un antik tarihi vardır.
İskitlerin ve Kuman-Kıpçak Türklerinin izlerini taşıyan uzun bir tarih dönemi vardır.
Doğu Roma tarihi vardır.
Trabzon İmparatorluğu dönemi vardır.
Bunları reddetmiyoruz.
Ama Trabzon’un binlerce yıllık Türk tarihi de vardır.
Tarihin bir bölümünü büyütüp diğer bölümünü görünmez hale getirmek bilim değildir; tarih üzerinden kimlik inşa etme faaliyetidir.
15 AĞUSTOS SADECE BİR DİNİ TARİH DEĞİLDİR
Gelelim üzerinde özellikle durulması gereken tarihe.
15 Ağustos Ortodoks dünyasında Meryem Ana ile bağlantılı önemli bir dini gündür. Bunun Trabzon’un fethinden daha eski bir dini gelenek olduğu doğrudur.
Fakat başka bir gerçek daha vardır:
15 Ağustos aynı zamanda Trabzon’un fetih günüdür.
Ve 88 yıl aradan sonra Sümela’da ilk ayinin 15 Ağustos 2010’da, yani Trabzon’un fetih gününde yapılmış olması benim açımdan göz ardı edilebilecek basit bir rastlantı değildir.
Burada kimse “15 Ağustos Ortodokslar tarafından Trabzon’un fethi nedeniyle dini gün ilan edildi” demiyor.
Elbette böyle bir şey yoktur.
Söylediğim başka bir şeydir:
Yüzyıllardır Ortodoks dünyasında anlamı bulunan 15 Ağustos’un, aynı zamanda Trabzon’un fetih günü olduğu bilinmesine rağmen, 88 yıl sonra Sümela’daki ilk ayinin tam bu tarihte gerçekleştirilmesinin sembolik anlamı vardır.
Uluslararası ilişkilerde, din siyasetinde ve psikolojik harekatta semboller önemlidir.
Tarihler önemlidir.
Mekanlar önemlidir.
Hele mekan Sümela, tarih 15 Ağustos ve şehir Trabzon ise, bunların üst üste gelmesini yalnızca tesadüf diyerek geçiştirmeyi doğru bulmuyorum.
2010’U 2010’UN ŞARTLARINDAN KOPARAMAYIZ
Üstelik yıl 2010’dur.
Türkiye’de “dinler arası diyalog” faaliyetlerinin en yoğun biçimde yürütüldüğü, FETÖ’nün devlet ve toplum içerisindeki etkisinin zirveye doğru ilerlediği, Vatikan ile ilişkilerinin bulunduğu, Fener Rum Patrikhanesi’nin “ekümeniklik” iddiasının uluslararası platformlarda sürekli gündeme taşındığı ve Heybeliada Ruhban Okulu konusunda Türkiye üzerinde yoğun baskı oluşturulduğu bir dönemden söz ediyoruz.
FETÖ’nün Vatikan ve Fener Rum Patrikhanesi ile geliştirdiği ilişkiler bugün artık bilinmektedir.
İşte tam bu dönemde, 88 yıl sonra Sümela yeniden ayine açılıyor.
Üstelik Trabzon’un fetih günü olan 15 Ağustos’ta.
Bütün bunları birbirinden tamamen bağımsız hadiseler olarak görmek mümkün müdür?
Ben mümkün olmadığı kanaatindeyim.
NEDEN ÖZELLİKLE SÜMELA?
Sümela’nın dünya çapında tanınan bir tarihi eser olduğunu elbette biliyoruz.
Ama zaten tam da bu nedenle Sümela son derece güçlü bir semboldür.
Yunanistan’da ve bazı uluslararası çevrelerde Sümela yıllardır yalnızca dini bir yapı olarak değil, Pontus kimliğinin en önemli sembollerinden biri olarak kullanılmaktadır.
Trabzon ve Karadeniz üzerinden yürütülen “Pontus”, “Rum köken”, “gizli Hristiyanlar” ve benzeri kimlik tartışmalarını görmezden gelemeyiz.
Benim üzerinde durduğum mesele budur.
Trabzon insanının soyundan, kökeninden ve Türk kimliğinden şüphe ettirmeye yönelik söylemlerin bulunduğunu görüyoruz.
Bunu söylemek Trabzon’da tarihin çeşitli dönemlerinde başka toplulukların yaşadığını reddetmek değildir.
Elbette yaşamışlardır.
Fakat tarih başka şeydir.
Tarihi kullanarak bugünkü Trabzon halkının köklü Türk kimliğini tartışmaya açmak başka şeydir.
Buna karşı çıkıyorum.
İBADET ÖZGÜRLÜĞÜ BAŞKADIR, ÖREN YERİNİ İBADETHANEYE DÖNÜŞTÜRMEK BAŞKA
Türkiye’de ibadet etmek isteyen Hristiyanlar için faal kiliseler vardır.
Kimsenin inancına veya ibadetine karşı değiliz.
Fakat geçmişte ibadethane olarak kullanılmış her tarihi yapının bugün yeniden ibadete açılması gerektiği şeklinde bir din özgürlüğü anlayışı olamaz.
Türkiye’nin dört bir yanında farklı medeniyetlerden ve dinlerden kalmış binlerce tarihi eser vardır.
Bunların ören yeri veya müze olması geçmişlerinin reddedildiği anlamına gelmez.
Tam tersine, Türkiye Cumhuriyeti onları korumakta ve bütün insanlığın ziyaretine açmaktadır.
Sümela da böyledir.
Hristiyan gelsin.
Müslüman gelsin.
Musevi gelsin.
Dünyanın her tarafından insanlar gelsin, ziyaret etsin, tarihini öğrensin.
Kapımız herkese açıktır.
Ama bir ören yerinin her yıl düzenlenen ayinlerle fiilen yeniden dini mekan görüntüsüne sokulması ve bunun uluslararası bir sembole dönüştürülmesi başka bir meseledir.
MÜTEKABİLİYETİ DE KONUŞACAĞIZ
Türkiye’den Fener Rum Patrikhanesi, Heybeliada Ruhban Okulu, Sümela ve başka başlıklarda sürekli taleplerde bulunuluyor.
Peki aynı hassasiyet Batı Trakya Türklerine gösteriliyor mu?
Türk toplumunun seçtiği müftüler konusunda yıllardır yaşanan meseleler neden çözülemiyor?
Türk azınlık okulları neden birer birer kapanıyor?
Adında “Türk” kelimesi bulunan kuruluşlar neden yıllardır hukuk mücadelesi veriyor?
Türkiye’ye din ve vicdan özgürlüğü konusunda sürekli talepler yöneltenlerin önce kendi uygulamalarına bakması gerekir.
Hak karşılıklıdır.
Hoşgörü karşılıklıdır.
İyi niyet karşılıklıdır.
Türkiye’nin iyi niyeti tek taraflı taviz mekanizmasına dönüştürülemez.
Mütekabiliyet yalnızca itiraz etmekle değil, eşit uygulama talep etmekle sağlanır.
Selanik, yüzyıllar boyunca Türk-Osmanlı medeniyetinin önemli şehirlerinden biri olmuştur. Şehirdeki Alaca İmaret Camii, diğer adıyla İshak Paşa Camii, kapısındaki kitabeye göre Şubat 1484’te yaptırılmıştır. Bu eser yalnızca bir cami değil; imaret, eğitim ve hayır hizmetlerini bir arada yürüten önemli bir Osmanlı sosyal kurumudur.
Öyleyse Türkler de tarihî bir Türk şehri olan Selanik’e giderek önce Atatürk Evi’ni ziyaret etmeli, ardından Alaca İmaret Camii’nde toplu bir ibadet günü düzenlemelidir. Türkiye’de ören yerlerinde sembolik dinî törenlere izin veriliyorsa, Yunanistan’dan da Türk-İslam mirası bakımından aynı anlayışı ve aynı kolaylığı göstermesi beklenmelidir.
PATRİKHANE’NİN STATÜ ARAYIŞINI DA GÖRMEZDEN GELEMEYİZ
Fener Rum Patrikhanesi’nin Türkiye Cumhuriyeti içerisindeki hukuki konumu bellidir.
Fatih Kaymakamlığının 15 Ağustos 2022 tarihli resmi açıklamasında da Patrikhane, yargı kararları ve Lozan tutanakları çerçevesinde Fatih Kaymakamlığına bağlı dini bir kuruluş olarak tanımlanmıştır.
Madem Patrikhane Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk düzeni içinde ve Fatih Kaymakamlığına bağlı bir dini kuruluştur; o halde Patriğin yalnızca 15 Ağustos ayinini yönetmesini değil, aynı gün Trabzon’un fethini de saygıyla anmasını ve kutlamasını beklemek en tabi hakkımızdır. Türkiye’nin hoşgörüsünden yararlanan bir dini makamın, Türkiye’nin tarihi ve milli hafızasına aynı saygıyı göstermesi gerekir.
Buna rağmen “ekümeniklik” iddiasıyla Patrikhane’ye Türkiye’nin hukuk düzeninin üzerinde veya dışında uluslararası bir statü kazandırılmaya çalışıldığı da ortadadır.
Heybeliada Ruhban Okulu tartışmalarını, uluslararası siyasi destekleri, yabancı devlet adamlarının Patrikhane’ye yönelik kullandıkları ifadeleri ve Sümela gibi sembolik mekanlardaki törenleri birbirinden tamamen kopuk hadiseler olarak değerlendirmiyorum.
Çünkü mesele yalnızca bir din adamının dua etmesi değildir.
Mesele semboldür.
Mesele statüdür.
Mesele kimliktir.
Mesele egemenliktir.
SÜMELA BİR JEOPOLİTİK SEMBOLE DÖNÜŞTÜRÜLMEMELİDİR
Sümela’yı kapatalım demiyorum.
Tam tersine;
Koruyalım.
Restore edelim.
Dünyaya tanıtalım.
Milyonlarca insan gelsin, görsün.
Çünkü Sümela Türkiye’nin sahip çıktığı çok önemli bir tarihi ve kültürel mirastır.
Ama aynı zamanda şunu da açıkça söyleyelim:
Sümela bugün faal bir kilise değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ören yeridir. Müze niteliğinde bir kültür varlığıdır.
Üstelik mekanın kutsal alan olarak kullanımının Hristiyanlıktan önceye uzanmış olabileceği dahi resmi kaynaklarda değerlendirilmektedir.
Dolayısıyla hiç kimse Sümela’yı tek bir dini kimliğin veya tek bir tarih anlatısının tapulu malı gibi gösteremez.
Hristiyanların inancına saygı duyuyorum.
Sümela’nın Hristiyanlık tarihindeki yerini inkar etmiyorum.
Trabzon’un Türk hakimiyetinden önceki farklı tarih dönemlerini de reddetmiyorum.
Ama Trabzon’un Türk tarihini 1461’de başlatan, binlerce yıllık Türk varlığını görmezden gelen ve bu coğrafyanın bugünkü Türk kimliğini Pontusçu tezlerle tartışmaya açan anlayışı da kabul etmiyorum.
Ve 88 yıl sonra Sümela’daki ilk ayinin Trabzon’un fetih günü olan 15 Ağustos’ta yapılmasını da basit bir takvim rastlantısı olarak görmüyorum.
Bugün yapılması gereken, Sümela’yı bütün tarihi katmanlarıyla korumaktır.
Ama onu Türkiye’nin egemenliğine, Trabzon’un Türk kimliğine ve milli hafızamıza karşı kullanılabilecek bir siyasi sembole dönüştürmeye de izin vermemektir.
Sümela’nın kapısı dünyaya açık olsun; fakat Sümela üzerinden Pontusçuluğa, kimlik mühendisliğine ve siyasi sembolleştirmeye kapı açılmasın.
Çünkü mesele bir ayin değildir.
Mesele Sümela üzerinden hangi tarihi ve siyasi hafızanın inşa edilmeye çalışıldığıdır.