Türkiye’de bugün yapılan tartışmanın ne anlama geldiğini anlayabilmek için önce çok temel bir kavramı açıklamak gerekiyor:

Ulus devlet nedir?

Çünkü görüyorum ki Türkiye’de “ulus devlet” kavramı bazen ırkçılık, etnikçilik veya farklı kimliklerin inkarı gibi gösterilmeye çalışılıyor.

Oysa ulus devletin özü bunun tam tersidir.

Ulus devlet; devletin egemenliğinin ayrı ayrı etnik gruplara, aşiretlere, mezheplere veya cemaatlere değil, ortak siyasi millete ait olmasıdır.

Devlet vatandaşına:

“Sen hangi etnik kökendesin?”

“Sen hangi mezheptensin?”

“Senin deden nereden geldi?”

diye bakmaz.

Hukuk önünde vatandaşına bakar.

Ulus devletin temelinde eşit vatandaşlık vardır.

Bir vatandaş diğerinden etnik kökeni nedeniyle daha üstün olmadığı gibi daha aşağı da değildir.

Devlet makamları etnik gruplar arasında paylaştırılmaz.

Topraklar etnik kökenlere göre bölüştürülmez.

Egemenlik etnik topluluklara dağıtılmaz.

Vatandaşların devlete aidiyeti soy üzerinden değil, vatandaşlık bağı ve ortak siyasi aidiyet üzerinden kurulur.

İşte Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin temelinde de bu vardır.

Anayasa’nın 10. maddesi zaten bunu açıkça güvence altına alır:

“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.”

Daha nasıl bir eşit vatandaşlık istiyorsunuz?

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları hukuk önünde zaten eşittir.

O halde bugün “eşit yurttaşlık” denilerek talep edilen şey gerçekten hukuki eşitlikse, bunun anayasal zemini zaten vardır.

Eğer bunun ötesinde etnik kimliklere ayrı anayasal statü, siyasi temsil alanı, bölgesel egemenlik veya kolektif siyasi haklar talep ediliyorsa, bunun adı artık yalnızca “eşit yurttaşlık” değildir.

Bu, devlet modelinin değiştirilmesi tartışmasıdır.

Eşit vatandaşlık başka şeydir.

Etnik kimliklerin siyasallaştırılması başka şeydir.

Bu ayrımı özellikle yapıyorum.

Çünkü “eşit yurttaşlık” gibi kimsenin itiraz edemeyeceği demokratik bir kavramın arkasına saklanarak etnik siyasetin meşrulaştırılmasına izin verilmemelidir.

Türkiye Cumhuriyeti’nde Kürt kökenli vatandaşlarımızın diğer vatandaşlardan daha az vatandaşlık hakkı yoktur.

Cumhurbaşkanı olabilirler.

Bakan olabilirler.

Milletvekili olabilirler.

General olabilirler.

Rektör olabilirler.

Hakim, savcı, vali, kaymakam olabilirler.

Devletin bütün makamlarına gelebilirler.

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti etnik vatandaşlık üzerine değil, hukuki vatandaşlık üzerine kurulmuştur.

İşte ulus devlet budur.

DÜNYANIN GÜÇLÜ DEVLETLERİ KENDİ ORTAK SİYASİ KİMLİKLERİNDEN VAZGEÇİYOR MU?

Fransa’ya bakın.

Almanya’ya bakın.

ABD’ye bakın.

Rusya’ya bakın.

Birleşik Krallık’a bakın.

Bunların devlet yapıları birbirinin aynısı değildir.

ABD ve Almanya federaldir.

Fransa üniterdir.

Rusya da anayasal olarak federasyondur.

Fakat hiçbiri devlet egemenliğini ortadan kaldırmayı, ortak siyasi aidiyetini tasfiye etmeyi veya merkezi devlet kapasitesini yok etmeyi “demokratikleşme” olarak görmez.

Fransa Fransız siyasi milletinden vazgeçiyor mu?

ABD Amerikan vatandaşlığı ortak paydasından vazgeçiyor mu?

Almanya Alman devlet kimliğini ortadan kaldırıyor mu?

Rusya kendi devlet bütünlüğünün etnik gerekçelerle parçalanmasını, Rus halkı kavramından vaz geçmeyi kabul ediyor mu?

Elbette hayır.

Öyleyse soruyorum:

Dünyanın güçlü devletlerinin kendileri için vazgeçilmez gördüğü siyasi bütünlük Türkiye söz konusu olduğunda neden tartışmaya açılıyor?

Türkiye’ye neden Irak modeli gösteriliyor?

Neden Suriye’deki etnik-bölgesel yapılanmalar örnek haline getiriliyor?

Neden Lübnan’daki kimlik temelli güç paylaşımını çağrıştıran modeller Türkiye için tartışılabiliyor?

Burada mesele demokrasi değildir.

Çünkü demokrasi ile devletin parçalanması aynı şey değildir.

İnsan hakları ile etnik bölgeselleşme aynı şey değildir.

Eşit vatandaşlık ile etnik gruplara siyasi egemenlik alanları oluşturmak aynı şey değildir.

EMPERYALİZMİN TARİHİ YÖNTEMİ: KENDİNE GÜÇLÜ DEVLET, BAŞKASINA PARÇALI DEVLET

Asıl üzerinde düşünülmesi gereken çelişki budur.

Büyük güçler kendi ülkelerinde devlet bütünlüğünü, ortak siyasi kimliği ve merkezi devlet kapasitesini korurken; Orta Doğu söz konusu olduğunda etnik, mezhepsel ve dini farklılıkların siyasallaştırıldığı modellerin ortaya çıkması tesadüf müdür?

Irak’a bakın.

Suriye’ye bakın.

Lübnan’a bakın.

Bu ülkelerin tarihleri ve sistemleri birbirinden farklıdır. Ancak bugün hepsinden çıkarılabilecek çok önemli bir ders vardır:

Etnik ve mezhepsel aidiyetler ortak siyasi aidiyetin önüne geçtiğinde devlet zayıflar.

Devlet zayıfladığında dış müdahaleye açık hale gelir.

Ve dış müdahaleye açık devlet, kendi geleceğini belirleme kabiliyetini giderek kaybeder.

İşte emperyal siyasetin tarih boyunca kullandığı yöntemlerden biri budur:

Kendisi için güçlü devlet, rakibi için parçalı siyasi yapı.

Ben Türkiye’ye Irak’ın, Suriye’nin veya Lübnan’ın kaderinin reva görülmesini kabul etmiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti yüz yıllık eşit yurttaşlığa dayalı modern bir ulus devlettir.

Ve Türkiye’nin demokratikleşmesi adı altında ulus devletini parçalanmasını kabul etmek mümkün değildir.

“KÜRT MESELESİ” DEĞİL, TERÖR MESELESİ

Tam bu noktada Türkiye’de yıllardır kullanılan bir kavrama itirazımı tekrar ediyorum:

“Kürt meselesi.”

Kürt kökenli vatandaşlarımız Türkiye’nin meselesi değildir.

Onlar Türk Milletinin ayrılmaz parçasıdır.

Türkiye’nin yaşadığı mesele PKK terörüdür.

Ancak yıllar içerisinde terör meselesi “Kürt meselesi” olarak yeniden tanımlandı.

Böylece tartışma PKK’nın silahlı teröründen çıkarılarak devletin yapısına taşındı.

Önce terörü etnik mesele haline getirirsiniz.

Sonra etnik meseleyi siyasi mesele haline getirirsiniz.

Ardından siyasi meseleyi anayasal mesele haline getirirsiniz.

Sonunda tartışılan PKK olmaktan çıkar;

Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet modeli olur.

İşte benim itirazım tam olarak bunadır.

FULLER VE BARKEY: 1998

Bu tartışmanın yeni olmadığını da unutmayalım.

CIA İstihbarat Konseyi Başkanı Yardımcısı Graham Fuller ve Henri Barkey’in Turkey’s Kurdish Question (Türkiye’nin Kürt Meselesi) kitabı 1998 yılında yayımlandı.

Kitap Türkiye’nin güvenlik ve terör çerçevesinde ele aldığı meseleyi kimlik, siyasi temsil ve özerklik tartışmaları içerisinde değerlendiriyordu.

Aradan on yıl geçti.

Fuller 2008 yılında bu kez The New Turkish Republic (Yeni Türkiye Cumhuriyeti) kitabını yayımladı.

Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kimliği, merkezi devlet anlayışı ve siyasi paradigmasının dönüşümü uzun yıllardır uluslararası literatürde tartışılmaktadır.

Bugün Türkiye içerisinde ve dışında kullanılan;

“demokratik özerklik”,

“demokratik konfederalizm”,

“yerel demokrasi”,

“komün”,

“ademi merkeziyetçilik”

gibi kavramlara da bu nedenle dikkatle bakmak gerekir.

Bir ülkeye “Irak ol” demeniz gerekmez.

Irak modelinin unsurlarını getirmeniz yeterlidir.

Bir ülkeye “Suriye ol” demeniz gerekmez.

Suriye’deki kantonlaşmanın siyasi-idari mantığını taşımanız yeterlidir.

Bir ülkeye “Lübnan ol” demeniz gerekmez.

Etnik ve mezhepsel aidiyetleri devlet sisteminin asli unsurlarına dönüştürmeniz yeterlidir.

Adını ne koyarsanız koyun sonuç değişmez:

Ortak milli kimlik zayıflar, alt kimlikler siyasallaşır ve devletin bütünlüğü tartışmaya açılır.

TOM BARRACK’IN SÖZÜNÜ UNUTMAYIN

Şimdi bütün bunların üzerine çok önemli bir tarihi koyuyorum:

21 Temmuz 2025.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, İsrail’in Suriye politikasını değerlendirirken çok çarpıcı bir tespitte bulundu.

Barrack, İsrail’in güçlü merkezi devletin kontrolündeki bir Suriye yerine “parçalanmış ve bölünmüş” bir Suriye’yi tercih edeceğini söyledi.

Ve ardından İsrail’in güvenlik yaklaşımını tarif ederken şu ifadeyi kullandı:

“Güçlü ulus devletler tehdittir; özellikle Arap devletleri İsrail için tehdit olarak görülüyor.”

Bu cümleyi doğru okuyalım.

İsrail’in bölgesel güvenlik anlayışını anlatıyordu.

Fakat tam da bu nedenle söz son derece önemlidir.

Bir tarafta:

Güçlü ulus devlet.

Diğer tarafta:

Parçalanmış ve bölünmüş devlet.

28 ŞUBAT 2025: İSRAİL’İN SURİYE İÇİN İSTEDİĞİ MODEL

Barrack’ın açıklamasından yaklaşık beş ay önce Reuters çok önemli bir haber yayımlamıştı.

28 Şubat 2025.

Habere göre İsrail, Washington nezdinde Suriye’nin zayıf ve ademimerkeziyetçi tutulması yönünde girişimde bulunuyordu.

Haberde bunun gerekçelerinden biri Türkiye’nin Suriye’de artan etkisinin dengelenmesi olarak aktarılıyordu.

Şimdi bu iki veriyi yan yana koyun.

İsrail açısından güçlü merkezi Suriye yerine zayıf ve ademimerkeziyetçi Suriye daha tercih edilebilir görülüyor.

Peki aynı mantığı Türkiye için düşünürsek?

HANGİ TÜRKİYE İSRAİL İÇİN STRATEJİK ENGELDİR?

Cevabı çok açıktır:

Güçlü Türkiye.

Üniter Türkiye.

Ulus devlet Türkiye.

Türk Milleti ortak kimliğinde birleşmiş Türkiye.

Kıbrıs’ta hakkını savunan Türkiye.

Adalar Denizi’nde milli çıkarlarını koruyan Türkiye.

Doğu Akdeniz’de kendi deniz yetki alanlarını savunan Türkiye.

Suriye’nin kuzeyinde bir SDG/PKK terör örgütü yapılanmasına karşı çıkan Türkiye.

Irak’ın kuzeyinde terörle mücadele edebilen Türkiye.

Savunma sanayisini geliştiren Türkiye.

Bölgesinde bağımsız politika üretebilen Türkiye.

İşte böyle bir Türkiye herkes tarafından hesaba katılmak zorundadır.

ULUS DEVLETİ KAYBEDERSEK NE OLUR?

Şimdi asıl soruya geldik.

Türkiye’de ortak milli kimlik zayıflatılırsa…

“Eşit yurttaşlık” adı altında etnik kimliklere ayrı siyasi statüler üretilirse…

Yerel yönetimler siyasi özerklik alanlarına dönüştürülürse…

Merkezi devletin egemenlik yetkileri etnik veya bölgesel yapılara dağıtılırsa…

Türkiye kantonlaşmaya doğru sürüklenirse…

Adına ne derseniz deyin:

Türkiye, İsrail’in Suriye’de görmek istediği zayıf ve ademimerkeziyetçi devlet modeline yaklaşır.

Ben “İsrail Türkiye için böyle bir resmi plan yayımladı” demiyorum.

Buna gerek de yok.

İsrail’in Suriye için tercih ettiği model hakkındaki somut veriyi önümüze koyuyor ve soruyorum:

Suriye’nin zayıflaması İsrail’in çıkarına ise Türkiye’nin zayıflaması kimin çıkarınadır?

O ZAMAN SAVAŞMALARINA GEREK KALMAZ

İşte meselenin en çarpıcı tarafı budur.

Güçlü, üniter ve ulus devlet Türkiye var olduğu müddetçe İsrail de Yunanistan da Türkiye’nin gücünü hesaplamak zorundadır.

Fakat Türkiye etnik ve bölgesel yapılara ayrılmış, kendi içerisinde sürekli yetki ve egemenlik mücadelesi yaşayan bir devlete dönüşürse…

Beklerler.

5 yıl…

10 yıl…

Çünkü kendi içerisinde parçalanmış bir Türkiye’nin Kıbrıs’ta, Adalar Denizi’nde, Doğu Akdeniz’de, Suriye’de ve Irak’ta bugünkü ölçekte güç üretmesi çok daha zor olacaktır.

O zaman Türkiye’yi savaşarak yenmelerine gerek kalmaz.

Türkiye kendi jeopolitik gücünü kendi elleriyle kaybetmiş olur.

TERÖR BİTSİN AMA ULUS DEVLET BİTMESİN

Bu nedenle meselem Kürt kökenli vatandaşlarımız değildir.

Meselemiz PKK terörüdür.

Terör bitsin.

PKK silah bıraksın.

PKK tamamen tasfiye olsun.

Fakat terör örgütünün silahla gerçekleştiremediği siyasi hedefler başka isimler altında gerçekleştirilmesin.

Terörün bitmesi Türkiye’yi daha güçlü yapmalıdır.

Türkiye’yi Iraklaştırmamalıdır.

Türkiye’yi Suriyelileştirmemelidir.

Türkiye’yi Lübnanlaştırmamalıdır.

Türkiye’yi kantonlaştırmamalıdır.

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter ulus devlet yapısı yalnızca anayasal bir tercih değildir.

Türkiye’nin jeopolitik zırhıdır.

Bu zırhı çıkarırsanız yalnızca devlet modelimizi değiştirmezsiniz.

Kıbrıs’taki gücümüzü değiştirirsiniz.

Adalar Denizi’ndeki caydırıcılığımızı değiştirirsiniz.

Doğu Akdeniz’deki ağırlığımızı değiştirirsiniz.

Suriye ve Irak’taki etkimizi değiştirirsiniz.

İsrail karşısındaki stratejik ağırlığımızı değiştirirsiniz.

Bu nedenle bugün sorulması gereken soru çok açıktır:

Terörü mü bitiriyoruz, yoksa terörün silahla gerçekleştiremediği devlet modeline doğru mu gidiyoruz?

Terörsüz Türkiye hedefimizdir.

Ama bunun yolu ulus devletsiz Türkiye değildir.

Tam tersine:

Terörsüz Türkiye; daha güçlü eşit vatandaşlık, daha güçlü Türk Milleti, daha güçlü üniter devlet ve daha güçlü Türkiye Cumhuriyeti demektir.

Tom Barrack’ın İsrail’in güvenlik anlayışını tarif ederken söylediği sözü tekrar hatırlayalım:

“Güçlü ulus devletler tehdittir.”

O halde Türkiye açısından çıkarılacak ders bellidir:

Ulus devletimizi korumak zorundayız.

Çünkü Türkiye ulus devlet kimliğini kaybederse, İsrail’in Suriye’de görmek istediği zayıf ve parçalı devlet modeline yaklaşır.

Ve o noktadan sonra Türkiye’nin rakiplerinin bizimle savaşmasına dahi gerek kalmayabilir.

Çünkü İsrail açısından asıl stratejik engel; güçlü, üniter, ulus devlet Türkiye’dir.