Asırlar boyunca toprağı süren, sürüsünü yaylalara çıkaran dedelerimizin "Hayvanın ayak izinde bereket, gübresinde can vardır" diyerek özetlediği kadim tecrübe, çağdaş ekoloji kürsülerinin laboratuvar merkezli varsayımlarını yerle bir etti. Hayvancılığın tabiatı tükettiği iddiasıyla meraların kapatılmasını savunan teoriler, Kuzey Avrupa topraklarında gerçekleştirilen sekiz on yıllık somut takip verileri karşısında çürüdü.
GELENEKSEL HAYVANCILIK VE TOPRAKTAKİ ASIRLIK DENGE
Ekoloji çevrelerinin saygın yayını Global Change Biology Communications sayfalarında paylaşılan ortak akademik rapor; İzlanda Üniversitesi, Lancaster Üniversitesi ve İsveç Tarım Bilimleri Üniversitesi uzmanlarının imzasıyla hazırlandı. Bilim heyeti, Kuzey Avrupa iklim kuşağında tam 80 senedir çitlerle çevrilerek otlatmaya bütünüyle kapatılmış 34 farklı merayı incelemeye aldı. Aynı coğrafi parselde yer alan, tabiat şartları ve mineral altyapısı farksız komşu topraklarda ise at ve koyunlar dedelerimizden miras kalan kadim yöntemlerle serbestçe yayılmaya devam etti.
On yıllar süren takibin ardından çıkan neticeler, geleneksel çobanlık kültürünün ekosistemi nasıl ayakta tuttuğunu bilimsel olarak tescilledi. Hayvan girişinin tamamen yasaklandığı parsellerde, toprağın en bereketli tabakası sayılan ilk 10 santimetrelik üst katmandaki organik karbon tutunma kabiliyeti %8 geriledi. Çiftlik hayvanlarının çiğnemesinden ve doğal gübresinden izole edilen sahalardaki vejetasyon zayıflarken, bitki köklerinin karbon bağlama kapasitesinde %29 ile %40 arasında dramatik bir çöküş kaydedildi. Hayvan idrarı ve dışkısından mahrum bırakılan taban arazilerde, yeşil örtünün temel yapı taşı olan azot miktarı ise %9 oranında eridi.
KADİM MERA DÜZENİ İKLİM KRİZİNE KARŞI EN GÜÇLÜ SET
Sahanın biyolojik dinamiklerini yorumlayan uzmanlar, kadim Anadolu ve dünya çobanlarının yüzyıllardır uyguladığı sevk ve idare takviminin toprağı nasıl beslediğini açıklıyor. Koyun ve atlar taze otları tükettikçe bitkiler savunma mekanizmasını devreye sokarak köklerini çok daha derine indiriyor. Bu döngü sayesinde gökyüzündeki karbon doğrudan toprağın derin katmanlarına kilitleniyor. Canlı varlığı sahadan çekildiğinde ise mera yabani çalı istilasına uğruyor, mineral dengesi dağılıyor ve toprak üretkenliğini bütünüyle kaybediyor.
Projenin yürütücüsü Profesör Anna Gudrun Thorhallsdottir, atalarımızın içgüdüsel olarak bildiği ve uyguladığı bu dengeye işaret ederek şu değerlendirmede bulundu:
"Hayvanların otladığı çayırlar, karbonu yerin altında kilitli tutar. Yangına, kuraklığa ve iklim krizine karşı korunan bu alanlar, doğa tabanlı en güçlü çözümlerden biridir."
Teknolojik dayatmalarla meraları insansız ve hayvansız bırakmayı hedefleyen modern yaklaşımlara karşı çıkan araştırma, dedelerimizin toprağa dokunan ayak izlerinin sadece bir geçim yolu değil, gezegeni dengede tutan asırlık bir yaşam bilimi olduğunu net bir dille ortaya koyuyor.





