İsrail’in Suriye’nin İdlib bölgesindeki Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü’ne düzenlediği saldırı, sıradan bir hava harekatı değildir.

Bu defa hedef yalnızca Suriye’ye ait bir askeri tesis değil; Türkiye’nin Suriye’deki etkisi, askeri iş birliği ve bölgesel hareket alanıdır.

İsrail, Türkiye sınırının yaklaşık 70 kilometre uzağındaki Ebu Zuhur Üssü’nün pistlerini ve hangarlarını en az sekiz bombayla vurmuştur. Ardından saldırıyı gizlememiş, gerekçesini de açıkça ilan etmiştir:

“Türkiye’nin bu üsse yerleşmesine izin vermeyiz.”

İsrail Başbakanı Netanyahu’nun ofisi, Suriye’nin Türk askerlerinin üsse konuşlanmasına izin vererek İsrail’le kararlaştırıldığı ileri sürülen “güvenlik statükosunu” ihlal etmek üzere olduğunu iddia etmiştir.

Netanyahu daha da ileri giderek, “Mesajımız çok açıktı: Yapmayın. Görünüşe göre anlamadılar, biz de daha iyi anlamalarını sağladık.” anlamına gelen ifadeler kullanmıştır.

İsrail Savunma Bakanı İsrail Katz ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı, “Türkiye’yi Suriye’de tehlikeli maceralara sürüklememesi” ve “İsrail’in kararlılığını sınamaması” yönünde tehdit etmeye kalkmıştır.

Bu açıklamalar İsrail’in asıl niyetini açıkça ortaya koymaktadır.

İsrail, egemen bir devlet olan Suriye’nin hangi ülkeyle askeri iş birliği yapacağına, kendi ordusunu kimden destek alarak geliştireceğine ve kendi topraklarındaki askeri üsleri nasıl kullanacağına karar verme yetkisini kendisinde görmektedir.

Daha önemlisi, Türkiye’ye şu mesajı vermeye çalışmaktadır:

“Senin Suriye’de nerede bulunacağına, ne kadar ilerleyeceğine ve hangi askeri faaliyetleri yürüteceğine ben karar veririm.”

Asıl kabul edilemez olan budur.

İSRAİL’İN GEREKÇESİNİ SURİYE YALANLADI

Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani, İsrail’in ileri sürdüğü gerekçeyi açıkça reddetmiştir.

Şeybani’nin açıklamasına göre Ebu Zuhur’da kalıcı bir Türk askeri üssü kurulması, Türk askerlerinin buraya konuşlandırılması veya büyük bir Türk askeri yığınağı yapılması planlanmamıştır.

Türk askeri yetkililerinin saldırıdan birkaç gün önce gerçekleştirdiği ziyaretin ise eğitim, askeri iş birliği ve uzmanlık paylaşımı kapsamında olduğu belirtilmiştir.

Üsteki çalışmaların amacının, savaş sırasında tahrip edilen pist ve tesisleri Suriye Hava Kuvvetlerinin kullanabilmesi için yeniden işler hale getirmek olduğu açıklanmıştır. Üs, Suriye’nin egemenliği ve kontrolü altında kalacaktır.

Dahası, bütün bunlar saldırıdan önce İsrail’e bildirilmiştir.

Reuters’ın haberine göre Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani ile Mossad Başkanı Roman Gofman arasında 14 Ağustos’ta bir telefon görüşmesi gerçekleştirilmiş; Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığı, Suriye ordusuna silah ve insansız hava aracı sağlanması gibi konular ele alınmıştır.

Yani İsrail’in ne yapıldığından habersiz olduğu söylenemez.

İsrail bilgilendirilmiş, Suriye kalıcı bir Türk üssü kurulmayacağını açıklamış, ancak İsrail buna rağmen saldırmıştır.

O halde mesele yalnızca Ebu Zuhur’a Türk askerinin yerleştirilip yerleştirilmemesi değildir.

Asıl mesele, Türkiye’nin Suriye ordusunun yeniden yapılandırılmasına destek vermesi ve Suriye’de etkili bir güç haline gelmesidir.

İsrail, güçlü ve merkezi bir Suriye devleti istememektedir. Suriye’nin düzenli bir orduya, etkili bir hava savunmasına ve kendi toprakları üzerinde gerçek egemenlik kurabilecek askeri kapasiteye sahip olmasını tehdit olarak görmektedir.

Türkiye’nin böyle bir Suriye’nin kurulmasına yardım etmesi de İsrail’in Suriye hava sahasında yıllardır sürdürdüğü sınırsız hareket serbestisini daraltacaktır.

İsrail’i asıl rahatsız eden budur.

SURİYE NEYLE KARŞILIK VERECEK?

Bugün Suriye’nin ülkenin tamamına hakim, caydırıcı ve düzenli bir askeri gücü bulunmamaktadır.

Suriye’nin güneyindeki toprakların bir bölümü İsrail tarafından fiilen işgal edilmiş durumdadır. İsrail, Golan Tepeleri’ni ilhak ettiğini ilan etmiş; Esad yönetiminin devrilmesinden sonra 1974 tarihli Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması ile oluşturulan tampon bölgeye de girmiştir.

Uluslararası hukuk, İsrail’in Golan Tepeleri üzerindeki egemenlik iddiasını tanımamaktadır. Ancak sahadaki gerçek şudur:

Suriye, bu işgale ve saldırılara askeri cevap verebilecek durumda değildir.

İsrail de bunu bildiği için Suriye’nin hava üslerini, askeri tesislerini ve savunma altyapısını istediği zaman vurabilmektedir.

Şimdi soruyorum:

Suriye ordusunun tesislerini defalarca vuran İsrail’in, PKK/YPG’nin kontrolündeki askeri bölgelere yönelik benzer bir saldırısını bugüne kadar duyan var mı?

Yok!

İsrail, Suriye devletinin güçlenmesini tehdit olarak görürken PKK/YPG’yi hedef olarak görmemektedir. Aksine İsrailli yetkililer, SDG/PKK’nın omurgasını oluşturduğu silahlı yapının korunması gerektiğini açıkça söylemektedir.

ABD zaten bu yapıya yıllardır silah, eğitim, mali kaynak ve siyasi koruma sağlamaktadır.

Ortaya çıkan tablo son derece açıktır:

Bir tarafta Suriye’nin merkezi ordusu zayıflatılmakta, askeri altyapısı bombalanmakta ve Türkiye’nin Suriye devletini güçlendirmesi engellenmeye çalışılmaktadır.

Diğer tarafta PKK/YPG’nin silahlı varlığı korunmakta, örgütün Suriye ordusuna gerçek anlamda katılması ve ayrı askeri yapısını tamamen dağıtması sürekli ertelenmektedir.

Bu nedenle, “PKK/YPG ile anlaşırız, bu meseleyi çözeriz.” denildiğinde meselenin arkasındaki güç ilişkilerinin de hesaba katılması gerekir.

Kiminle anlaşılacaktır?

Kendi başına karar verebilen bağımsız bir yapıyla mı, yoksa arkasında ABD’nin askeri desteği ve İsrail’in siyasi-stratejik himayesi bulunan bir örgütle mi?

PKK/YPG’yi silahlı ve siyasi bir muhatap olarak meşrulaştırmak, yalnızca örgütün sahadaki yöneticileriyle anlaşmak anlamına gelmez. Onun arkasındaki bölgesel ve küresel iradeyi de Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olarak kabul etmek sonucunu doğurur.

ABD SALDIRIDAN HABERDAR, TÜRKİYE HABERSİZ

Meselenin en dikkat çekici taraflarından biri de ABD’nin tutumudur.

İsrail, saldırı hakkında Trump yönetimini bilgilendirmiştir. Ancak Türkiye’ye önceden haber verilmemiştir.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Türk radarlarının kuzeye, Türkiye yönüne ilerleyen İsrail uçaklarını gördüğünü ve Türkiye’nin haklı olarak askeri karşılık hazırlığına girebileceğini açıklamıştır.

Yani saldırı sırasında Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir askeri çatışma ihtimali ortaya çıkmıştır.

Barrack, saldırıyı “Bölgesel istikrara hizmet etmeyen gereksiz bir tırmanma.” olarak nitelendirmiştir. ABD şimdi Türkiye, Suriye ve İsrail arasında daha güçlü bir çatışmasızlık mekanizması kurmaya çalışmaktadır.

Fakat Başkan Trump’ın tavrı farklıdır.

Axios’a konuşan Trump, saldırı hakkında bilgilendirildiğini kabul etmiş; ancak bu bilgilendirmenin saldırıdan önce mi, sonra mı yapıldığını açıklamamıştır. İsrail’i kınamamış ve yalnızca:

“Bunun hakkında konuşamam.”

demiştir.

Bu sessizlik dikkatle kaydedilmelidir.

Çünkü Trump, son NATO Zirvesi’nde Türkiye’yi İran’la birlikte İsrail’e karşı savaşa girmesi muhtemel bir ülke gibi göstermiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’i ve Netanyahu’yu sevmediğini, kendisi araya girmeseydi Türkiye’nin İran tarafında savaşa katılabileceğini söylemiştir.

Türkiye’nin böyle bir hazırlığı olduğuna ilişkin hiçbir somut bilgi bulunmadığı halde ABD Başkanı’nın Türkiye’yi İsrail’e saldırabilecek bir askeri tehdit gibi sunması son derece sakıncalıdır.

O gün de uyarmıştım:

Bu sözler, Türkiye’yi İsrail açısından “potansiyel tehdit” olarak gösteren bir gerekçe üretmektedir.

Bugün İsrail aynı tehdit algısını kullanarak Türkiye’nin Suriye’deki hareket alanını bombalarla sınırlandırmaya çalışmaktadır.

Dolayısıyla Trump’ın sözleriyle Ebu Zuhur saldırısını birbirinden tamamen bağımsız değerlendirmek mümkün değildir.

Trump herhangi bir kişi değildir. ABD Başkanıdır. Söylediği her söz uluslararası sonuç doğurur. Bir NATO müttefikini, İsrail’e karşı savaşa girebilecek bir ülke gibi göstermek basit bir dil sürçmesi olarak kabul edilemez.

Şimdi saldırı gerçekleşmiş, İsrail Türkiye’yi açıkça hedef göstermiş, Trump ise “Konuşamam.” demiştir.

Bu tablo, devletler arası ilişkilerin kişisel dostluk söylemleri üzerinden değerlendirilemeyeceğini bir kez daha göstermektedir.

Uluslararası ilişkilerde belirleyici olan kişisel dostluklar değil, devletlerin milli çıkarlarıdır.

TÜRKİYE, SURİYE İLE KARIŞTIRILAMAZ!

Ancak burada son derece önemli bir ayrımın da altını çizmek gerekir.

Suriye’nin İsrail’e karşılık verecek askeri kapasitesinin bulunmaması, İsrail’in Türkiye’ye karşı da aynı şekilde hareket edebileceği anlamına gelmez.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti güçlüdür.

Türkiye; köklü devlet geleneğine, büyük ve tecrübeli bir orduya, gelişmiş savunma sanayisine, geniş askeri imkanlara, güçlü istihbarat kapasitesine ve her türlü saldırıya misliyle karşılık verebilecek kudrete sahiptir.

İsrail, Suriye’de, Lübnan’da veya başka zayıflatılmış devletlerde uyguladığı politikaları Türkiye’ye karşı uygulayabileceği yanılgısına düşmemelidir.

Türkiye başka devletlere benzemez.

Türkiye’nin sabırlı ve ölçülü hareket etmesi, güçsüz olduğu anlamına gelmez. Devlet ciddiyetiyle hareket etmek başka, karşılık verme kapasitesinden yoksun olmak başkadır.

İsrail devleti ve İsrail ordusu, Türkiye ile kumar oynayamaz.

Türkiye’yi tehdit ederek, sınayarak veya askeri oldubittilerle geri adım attırabileceğini düşünenler, Türk devletinin gücünü ve Türk Milletinin iradesini yanlış değerlendirmiş olurlar.

Türkiye barıştan ve bölgesel istikrardan yanadır. Ancak bu tutum, Türkiye’nin milli hak ve menfaatlerine yönelik saldırıları cevapsız bırakacağı şeklinde yorumlanamaz.

Türkiye’ye yönelebilecek bir saldırının sonuçları, İsrail’in daha önce karşılaştığı örneklerden çok farklı olur.

Bu nedenle İsrail’in Türkiye’yi doğrudan hedef alan tehditkar dili, yalnızca Türkiye bakımından değil, bütün bölgenin güvenliği bakımından son derece tehlikelidir.

Akılcı olan, İsrail’in Türkiye ile askeri gerilim aramak yerine devletler arası hukuka, egemenlik haklarına ve karşılıklı güvenlik ilkelerine uygun davranmasıdır.

BUGÜN SURİYE, YARIN IRAK VE KIBRIS

İsrail’in vermeye çalıştığı mesaj yalnızca Suriye ile sınırlı değildir.

Bugün:

“Türkiye’nin Suriye’deki varlığını ben sınırlarım.”

demeye çalışan bir İsrail, yarın:

“Türkiye’nin Irak’taki varlığını ben sınırlarım.”

da diyebilir.

Daha sonra aynı yaklaşımı Doğu Akdeniz’e ve Kıbrıs’a taşımaya çalışabilir.

Bu nedenle Kıbrıs’taki gelişmeler de dikkatle izlenmelidir.

PKK elebaşı Duran Kalkan’ın, “Dananın kuyruğu Kıbrıs’ta kopacak.” sözünü unutmayınız.

İsrail’in Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile geliştirdiği askeri, istihbari ve enerji iş birliklerini; ABD ve Fransa’nın adadaki faaliyetlerini; İngiliz üslerinin kullanımını; Kıbrıs Türklerine Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği üzerinden yöneltilen baskıları birbirinden tamamen bağımsız gelişmeler olarak değerlendiremeyiz.

Bugün Suriye’de Türkiye’nin askeri hareket alanına sınır çizmeye çalışan anlayış, yarın Kıbrıs’ta Türkiye’nin garantörlük haklarını, Türk askerinin varlığını ve Kıbrıs Türklerinin egemenliğini hedef alabilir.

Suriye, Irak, PKK/YPG, İsrail, Kıbrıs, ABD, Fransa, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler…

Bunların her birini tek başına ele alırsanız yalnızca günlük haberleri okursunuz.

Fakat bütün gelişmeleri birbirine bağladığınızda büyük jeopolitik tablo ortaya çıkar.

O tabloda İsrail’in, Türkiye’nin güneyindeki hareket alanını sınırlandırmaya; güçlü ve merkezi devletler yerine parçalı, birbirine rakip ve dış desteğe bağımlı yapılar oluşturmaya çalıştığı görülmektedir.

PKK/YPG de bu düzenin en önemli araçlarından biridir.

Ebu Zuhur saldırısının yalnızca Suriye’yi ilgilendiren bir olay olmadığı açıktır. İsrail’in resmi açıklamalarında doğrudan Türkiye’nin muhtemel askeri varlığını hedef göstermesi, meselenin Türkiye’nin milli güvenliği ve bölgesel hareket alanıyla ilgili olduğunu ortaya koymaktadır.

Türkiye ile Suriye arasındaki askeri iş birliği, iki egemen devlet arasındaki meşru ilişkilere dayanmaktadır. Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve merkezi devlet yapısının güçlendirilmesi, yalnızca Suriye’nin değil Türkiye’nin güvenliği bakımından da önem taşımaktadır.

Buna karşılık PKK/YPG’nin ayrı bir silahlı yapı olarak varlığını koruması, Suriye’nin siyasi ve askeri bütünlüğünün önündeki en ciddi engellerden biri olmaya devam etmektedir.

İsrail’in Suriye üzerinde tek taraflı bir veto düzeni kurmaya ve Türkiye’nin bölgedeki hareket alanını sınırlandırmaya yönelik tutumu dikkatle değerlendirilmelidir.

Aynı şekilde Suriye, Irak, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’deki gelişmelerin birbirinden bağımsız dosyalar olarak değil, Türkiye’yi çevreleyen bütüncül bir jeopolitik tablonun parçaları olarak ele alınmasının daha doğru olacağı değerlendirilmektedir.

Ebu Zuhur saldırısı önemli bir uyarı niteliğindedir.

İsrail, Türkiye sınırının yaklaşık 70 kilometre yakınına gelmiş ve Türkiye’nin Suriye’deki etkisine askeri güç kullanarak sınır çizmeye kalkmıştır.

Ancak Türkiye’ye sınır çizmeye kalkmakla Türkiye’ye sınır çizmek aynı şey değildir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti güçlüdür. Türk Silahlı Kuvvetleri güçlüdür. Türk Milleti güçlüdür.

İsrail, Türkiye ile kumar oynayamaz.

Bugün Suriye’de yaşananların yarın Kıbrıs’ta tekrarlanmaya çalışılması ihtimali göz ardı edilmemelidir. Fakat hiç kimse Türkiye’yi zayıflatılmış veya parçalanmış bölge devletleriyle bir tutma hatasına da düşmemelidir.

Jeopolitik; gelişmeler meydana geldikten sonra yorum yapmak değil, aralarındaki bağlantıları kurarak bir sonraki adımı önceden görebilmektir.”