Rum Yönetimi Başkanı Nikos Hristodulidis artık niyetini gizlemiyor. Açıkça, hedeflerinin genişletilmiş konferansta resmî müzakerelerin yeniden başladığının ilan edilmesi olduğunu söylüyor. Bu açıklama, son dönemde Kıbrıs çevresinde yaşanan diplomatik hareketliliğin gerçek amacını ortaya koymaktadır. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in adaya gelmesi, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguín’in Brüksel-Ankara-Lefkoşa hattında yürüttüğü temaslar, Avrupa Birliği’nin sürece daha fazla dâhil edilmeye çalışılması, Rum tarafının art arda yaptığı açıklamalar ve genişletilmiş konferans hazırlıkları birlikte değerlendirildiğinde, ortada sıradan bir diplomatik girişim olmadığı görülmektedir. Amaç, Türkiye’yi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni yeniden eski federasyon müzakerelerinin içine çekmektir. Mesele yalnızca Guterres’in ziyareti değildir. Mesele, Kıbrıs’ta yeni bir müzakere zemininin Türkiye ve KKTC aleyhine yeniden kurulmaya çalışılmasıdır. Ziyaret tarihi neden 27-29 Temmuz? Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin ziyaretinin yalnızca içeriği değil, tarihi de önemlidir. 27-29 Temmuz tarihleri, 20 Temmuz 1974’te başlayan Birinci Kıbrıs Barış Harekâtı ile 14 Ağustos 1974’te başlayan İkinci Barış Harekâtı arasındaki tarihî döneme denk gelmektedir. Birinci ve İkinci Cenevre Konferanslarında Rum-Yunan tarafının uzlaşmazlığının devam etmesi üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri 14 Ağustos’ta harekâtın ikinci safhasını başlatmıştır.

NEDEN BAŞKA BİR TARİH DEĞİL DE 27-29 TEMMUZ?

Bu tarih seçimi görmezden gelinemez. Diplomaside yalnızca açıklamalar değil; tarihler, mekânlar, katılımcıların sıfatları ve görüşmelerin biçimi de mesaj taşır. Bu nedenle sormamız gerekir: Neden başka bir tarih değil de 27-29 Temmuz? Neden Kıbrıs Türk halkının Türk askerinin müdahalesiyle yok edilmekten kurtarıldığı Barış Harekâtı’nın yıl dönümü döneminde böyle bir ziyaret yapılmaktadır? Neden Türkiye’nin garantörlük hakkını fiilen kullandığı ve Türk askerinin adaya barış getirdiği tarihî dönemin yıl dönümünde; Türkiye’nin garantörlüğünü, Türk askerinin varlığını ve 1974 sonrasında oluşan düzeni yeniden tartışmaya açabilecek bir müzakere süreci canlandırılmak istenmektedir? BM bu tarih tercihinin siyasi bir mesaj olduğunu açıklamamış olabilir. Ancak seçilen tarihin doğuracağı siyasi anlamı da yok sayamayız. Bu ziyaret, sonuçları ve zamanlaması bakımından Türkiye’ye ve KKTC’ye şu olumsuz mesajı taşıyor olabilir: “1974’te kurulan düzen kalıcı değildir; yeniden müzakere edilebilir.” Türkiye’nin kabul etmemesi gereken yaklaşım tam da budur. 1974, yeniden tartışmaya açılacak bir hadise değildir. 1974, Kıbrıs Türk halkının katliamdan kurtarıldığı; Türkiye’nin antlaşmalardan doğan garantörlük hakkını kullandığı ve Ada’ya barış getirdiği tarihî dönüm noktasıdır. Barış Harekâtı’nın Kıbrıs Türklerinin güvenliğini sağladığı ve hem Türkler hem de Rumlar bakımından uzun süreli bir barış düzeni oluşturduğu Türkiye’nin resmî kayıtlarında da vurgulanmaktadır. Bu düzen, BM’nin veya AB’nin siyasi hesaplarına göre pazarlık konusu yapılamaz. Kıbrıs sorunu kimin sorunudur?

ONLARIN HEDEFİ, KIBRIS’I HELENLEŞTİRMEK

Artık şu kavramsal yanlışlığa son verilmelidir: Kıbrıs Türk halkı ve Türkiye açısından Kıbrıs sorunu 1974’te sona ermiştir. 20 Temmuz 1974’te Türk Silahlı Kuvvetlerinin müdahalesiyle Kıbrıs Türk halkına yönelik katliam durdurulmuş, Türk halkının can güvenliği sağlanmış ve Ada’daki iki halkın ayrı bölgelerde huzur içinde yaşayabileceği bir düzen kurulmuştur. Bugün Kıbrıs’ta iki ayrı halk, iki ayrı demokrasi, iki ayrı yönetim, iki ayrı hukuk sistemi ve iki ayrı devlet vardır. Kıbrıs Türk halkının devleti Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’dir. Dolayısıyla Kıbrıs Türk halkı açısından çözülmemiş olan mesele, yeni bir ortak devlet kurmak değildir. Asıl mesele, mevcut Türk devletinin uluslararası toplum tarafından haksız biçimde tanınmamasıdır. Kıbrıs sorunu Rumlar ve Yunanistan için vardır. Çünkü onların hedefi Kıbrıs’ta iki devletin huzur içinde yaşaması değildir. Onların tarihî ve siyasi hedefi, Kıbrıs’ın tamamını Helen egemenliği altında birleştirmektir.

Kıbrıs Türk halkının Ada’daki varlığı, “Kıbrıs Helenizmi” adı altında yürütülen Kıbrıs’ı bütünüyle Yunanlaştırma projesinin önündeki temel engeldir. KKTC var oldukça Rum tarafı Ada’nın tamamına hâkim olamayacaktır. Türk askeri Ada’da bulunduğu sürece Kıbrıs Türk halkını yeniden kuşatma altına alamayacaktır. Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğü devam ettiği sürece 1963-1974 dönemindeki saldırı düzenini yeniden kuramayacaktır. Bu nedenle Rum ve Yunan tarafının gözünde “Kıbrıs sorunu”nun gerçek anlamı şudur: Kıbrıs’ta Türklerin bulunması. Kıbrıs Türk halkının egemenliği. KKTC’nin devlet olarak yaşaması. Türkiye’nin garantörlüğü. Türk askerinin Ada’daki varlığı. Onların çözüm olarak sundukları şey, bu unsurların tasfiye edilmesidir. Bize “Kıbrıs sorununun çözümü” diye sunulan model, gerçekte KKTC’nin ortadan kaldırılması; Türk halkının egemenliğinin bir toplum hakkına indirgenmesi; Türkiye’nin Ada’dan uzaklaştırılması ve Kıbrıs’ın zaman içinde tamamen Helenleştirilmesidir.

TÜRKİYE VE KIBRIS TÜRKÜ İÇİN SORUN ÇÖZÜLMÜŞTÜR

İşte bu nedenle kullanılan kavramları doğru koymalıyız. Türkiye ve Kıbrıs Türkü için sorun çözülmüştür. Rum ve Yunan tarafı için ise KKTC’nin varlığı, Türk askerinin mevcudiyeti ve Türklerin Ada’daki egemenliği sürdüğü müddetçe “Kıbrıs sorunu” devam edecektir. Çünkü onların sorunu çözümsüzlük değil, Türk varlığıdır. Guterres’in gelişi sembolik değildir Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin bizzat adaya gelmesi, iki tarafla ayrı ve ortak temaslarda bulunması ve ardından genişletilmiş konferansın gündeme getirilmesi, sürecin sıradan bir nabız yoklaması olmaktan çıkarılmak istendiğini göstermektedir. Buradaki ilk hedef kapsamlı bir anlaşma imzalamak değildir. İlk hedef, Türk tarafını yeniden eski müzakere masasının içine sokmaktır. Rum tarafı bunu zaten açıkça söylemektedir: Genişletilmiş konferans toplansın ve orada resmî müzakerelerin yeniden başladığı ilan edilsin. Peki hangi müzakereler? İki egemen devlet arasında kurulacak yeni bir iş birliği ve iyi komşuluk düzeninin müzakeresi mi? Hayır. 2017 yılında Crans-Montana’da çöken federasyon müzakereleri… Yani Türkiye’ye ve KKTC’ye denilmek istenen şudur: “Egemen eşitlikten vazgeçin. İki devlet siyasetini terk edin. Eski masaya ve eski parametrelere geri dönün.” Türkiye ve KKTC açısından kabul edilemez olan tam da budur. Hristodulidis’in hedefi açıktır. Hristodulidis’in açıklamalarında birkaç unsur özellikle dikkat çekmektedir. Birincisi, resmî müzakerelerin yeniden başlamasını açık hedef olarak ilan etmektedir. İkincisi, sürecin geleceğini Türkiye’nin tutumuna bağlayarak muhtemel bir başarısızlığın sorumluluğunu şimdiden Ankara’ya yüklemeye çalışmaktadır. Üçüncüsü, Avrupa Birliği’nin süreçte “güçlendirilmiş rol” üstlenmesini istemektedir. Dördüncüsü, AB-Türkiye ilişkilerindeki ilerlemeyi Kıbrıs konusunda Rum tarafının “olumlu gelişme” olarak tanımladığı tavizlere bağlamaktadır.

BİZE ESKİ FEDERASYON GÖRÜŞMELERİNE GERİ DÖNÜN DENİLİYOR

Bu yaklaşımın anlamı açıktır: Türkiye’ye, Kıbrıs’ta Rum tarafının istediği adımları atması hâlinde Avrupa ile ilişkilerinde bazı imkânlar sunulacağı; aksi hâlde siyasi ve ekonomik baskının devam edeceği mesajı verilmektedir. Bu, tarafsız diplomasi değildir. Bu, açık bir ödül-ceza ve baskı mekanizması kurma girişimidir. AKEL de eski federasyon zeminine dönüş istiyor. AKEL Genel Sekreteri Stefanos Stefanu’nun açıklamaları da aynı hedefi teyit etmektedir AKEL, görüşmelerin “kaldığı yerden” ve daha önce sağlandığı ileri sürülen görüş birlikleri temelinde başlamasını istemektedir. “Kaldığı yerden devam” ifadesi masum değildir. Bu ifade; Crans-Montana öncesindeki federasyon parametrelerinin, geçmiş yakınlaşmaların, Türk tarafınca daha önce tartışılan tavizlerin, toprak, mülkiyet, yönetim, güvenlik ve garantiler başlıklarının yeniden geçerli kabul edilmesi demektir. Başka bir ifadeyle Türk tarafına şöyle denilmektedir: “Yeni şartlarınızı unutun. Egemen eşitlik ve iki devlet politikasından vazgeçin. Eski federasyon görüşmelerine geri dönün.” Bu, eşit iki devlet arasında kurulacak yeni bir ilişki modeli değildir. Bu, KKTC’yi mevcut Rum devletinin anayasal düzeni içine yeniden yerleştirme teşebbüsüdür. Holguin’in güzergâhı tesadüf değildir Holguin’in temas sırası da dikkatle okunmalıdır: Brüksel… Ardından Ankara… Sonra Kıbrıs… Önce Avrupa Birliği ile siyasi bir çerçeve üzerinde görüşülmekte, ardından bu çerçeve Ankara’ya taşınmaktadır.

TÜRKİYE BUGÜNE KADAR VERDİĞİ TAVİZLERİN KARŞILIĞINDA NE KAZANDI

Rum tarafının sürekli olarak; AB-Türkiye ilişkilerini, Gümrük Birliği’ni, vize süreçlerini, savunma ve güvenlik iş birliğini, Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerindeki ilerlemeyi Kıbrıs meselesine bağlamasının sebebi budur. Burada BM’nin diplomatik zemini ile AB’nin siyasi ve ekonomik baskı araçları birleştirilmeye çalışılmaktadır. Avrupa Birliği üyeliği hikayesiyle Kıbrıs’tan taviz koparılamaz Türkiye’ye yıllardır aynı hikâye anlatılmaktadır: “Kıbrıs’ta taviz verin, Avrupa Birliği yolunuz açılsın.” “Kıbrıs’ta geri adım atın, Gümrük Birliği güncellensin.” “Rum tarafının isteklerini kabul edin, vize süreçlerinde ilerleme sağlansın.” “Doğu Akdeniz’de sesinizi kısmaya razı olun, Avrupa’yla ilişkileriniz düzelsin.” Peki, Türkiye bugüne kadar verdiği tavizlerin karşılığında ne kazanmıştır? Her tavizden sonra yeni bir taviz istenmiştir. Her geri adımdan sonra Türkiye’nin önüne yeni bir şart konulmuştur. Türkiye’nin AB üyeliği sürekli ertelenmiş, Türkiye’ye karşı farklı siyasi ölçütler uygulanmıştır. Bugün Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini Kıbrıs tavizlerine bağlayanlar, Türkiye taviz verdiğinde onu tam üye yapacak değildir. Bu gerçeği artık açıkça görmek zorundayız. Avrupa Birliği, Yunanistan’ın ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye karşıtı siyasetine teslim olmuşsa, Rum-Yunan ikilisinin Türkiye’yi kuşatma ve denizlerden dışlama aracı hâline gelmişse, böyle bir Avrupa Birliği uğruna KKTC’nin varlığından vazgeçilemez. Yunanistan’ın ve Rum Yönetimi’nin kıskacındaki bir Avrupa Birliği, Türkiye’nin millî haklarından daha değerli değildir. Olmaz olsun böyle bir Avrupa Birliği anlayışı! Türkiye’nin millî güvenliği, Kıbrıs Türk halkının geleceği, Mavi Vatan, Doğu Akdeniz’deki haklarımız ve Türk askerinin Ada’daki meşru varlığı hiçbir üyelik vaadine değişilemez. Türkiye’ye üyelik vaadiyle taviz verdirilmekte; taviz verildikçe üyelik değil, yeni talepler gündeme getirilmektedir. Bu döngü sona ermelidir. Türkiye’nin cevabı açık olmalıdır: KKTC, Avrupa Birliği üyeliğinin pazarlık konusu değildir. Türk askeri, vize serbestisinin karşılığı değildir. Türkiye’nin garantörlüğü, Gümrük Birliği karşılığında terk edilecek bir hak değildir.

GÜMRÜK BİRLİĞİ KARŞILIĞINDA TERK EDİLECEK BİR HAK DEĞİLDİR

Mavi Vatan, Brüksel’den gelecek belirsiz vaatlere feda edilemez. Avrupa Birliği hakem değil, taraftır. vrupa Birliği’nin Kıbrıs konusunda hakem gibi davranması hukuken de siyaseten de kabul edilemez. Çünkü Avrupa Birliği zaten taraftır. Annan Planı’nı reddeden Rum Yönetimi’nin 2004’te AB’ye tam üye alınması, Avrupa Birliği’nin Kıbrıs meselesindeki yapısal taraflılığını daha da derinleştirmiştir. Bugün aynı Avrupa Birliği, Türkiye’yi Kıbrıs üzerinden baskı altına almaya çalışmaktadır. Üstelik mesele yalnızca Kıbrıs değildir. Türkiye’den;Kıbrıs’ta taviz vermesi, Doğu Akdeniz’deki haklarından vazgeçmesi, Mavi Vatan’dan geri adım atması, Adalar Denizi’nde Yunanistan’ın maksimalist tezlerini kabul etmesi, deniz yetki alanlarını daraltması, egemenlik haklarını tartışmaya açması, Türk askerinin Ada’daki varlığını sona erdirmesi, Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğünü bırakması istenmektedir. Kıbrıs, Türkiye’yi jeopolitik olarak sınırlandırma ve Doğu Akdeniz’den uzaklaştırma stratejisinin aracı hâline getirilmek istenmektedir. Taraf olan hakem olamaz. AB’nin Kıbrıs sürecine yön vermesine izin verilmemelidir. Dolayısıyla Avrupa Birliği’nin atadığı Kıbrıs Özel temsilcisi ile hiç kimse görüşmemeli ve muhatap almamalıdır.

BÜYÜK DEVLETLERİN GARANTİSİNE GÜVENMENİN TARİHÎ SONUCU

Bugün Türkiye’nin garantörlüğü yerine NATO’nun, Avrupa Birliği’nin, Birleşmiş Milletler’in veya başka bir uluslararası yapının güvence vermesi önerilmektedir. Bunu savunanlara Kıbrıs’ın yakın tarihini hatırlatmak gerekir Kıbrıs 1878’de Osmanlı Devleti’nin hükümranlığı devam etmek kaydıyla geçici olarak İngiltere’nin yönetimine bırakıldı. Bu düzenleme, İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ni Rusya’ya karşı destekleyeceği bir ittifak ve güvenlik ilişkisi içinde yapılmıştı. Ancak İngiltere, Birinci Dünya Savaşı başlayınca 1914’te Ada’yı tek taraflı olarak ilhak etti; Türkiye de İngiliz egemenliğini 1923 Lozan Antlaşması’yla tanımak zorunda kaldı. Yani Kıbrıs, bir büyük devletle yapılan ittifak ve dış güvence düzeni içindeyken Osmanlı hâkimiyetinden koparıldı. Büyük devletlerin verdiği güvenceler, onların çıkarları değiştiğinde Ada’nın Türk egemenliğinde kalmasını sağlayamadı. Girit de büyük devletlerin garantisi altında iken elimizden kaydı gitti… Tarih bize şunu öğretmektedir: Kendi gücünüzle korumadığınız egemenliğinizi yabancı devletlerin sözü koruyamaz. Bugün Türkiye’nin garantörlüğünü kaldırıp yerine NATO’yu, AB’yi veya başka bir uluslararası mekanizmayı geçirmek isteyenlerin teklifine bu tarihî tecrübe ışığında bakılmalıdır. Türkiye’nin garantörlük hakkı doğrudan, hukuki ve etkindir. Başka devletlerin veya örgütlerin vereceği güvence ise siyasi karar süreçlerine, vetolara ve değişen çıkar hesaplarına bağlı olacaktır. 1963-1974 döneminde BM Barış Gücü Ada’daydı. Ancak Kıbrıs Türkleri ortaklık devletinden silah zoruyla dışlandı. Türk yerleşim birimleri saldırıya uğradı. Türk halkı kuşatılmış bölgelerde yaşamaya zorlandı. Uluslararası güçlerin varlığı bu saldırıları durduramadı. Katliamı durduran uluslararası gözlemciler değil, Türk Silahlı Kuvvetleri oldu.

YUNAN RUM İKİLİSİ SOYKIRIMCI SİYONİSTLERE DÖNÜŞÜR

Bu nedenle; Türk askerinin yerini hiçbir yabancı güç tutamaz. Türkiye’nin garantörlüğünün yerini NATO alamaz. AB’nin siyasi sözü, Mehmetçiğin fiilî güvencesinin yerine geçemez. BM mekanizması, Türkiye’nin tek başına müdahale hakkına eş değer değildir. Kıbrıs Türk halkının güvenliği, geçmişte kendisini koruyamamış yapılara teslim edilemez. Türk askeri Kıbrıs’ta çekildiği zaman; Kıbrıs Türklerinin yaşadığı bölgelerin Gazze’ye döneceğinden. Yunan ve Rum ikilisinin de soykırımcı siyonistlere dönüşeceğinden hiç kimsenin şüphesi olmasın! Yeniden müzakere denilen masada ne olacaktır? Rum tarafı “her şey masada” dese de kendi temel çerçevesini çoktan belirlemiştir. Masaya getirilmek istenen somut başlıklar şunlardır: KKTC’nin devlet varlığının tartışmaya açılması… İki devlet siyasetinin tasfiyesi… Federasyonun yeniden tek çözüm modeli hâline getirilmesi… Crans-Montana’ya kadar oluşan yakınlaşmaların ve Türk tarafınca daha önce tartışılmış tavizlerin bağlayıcı sayılması… Güzelyurt’un ve Maraş’ın yeniden pazarlık konusu yapılması… Mülkiyet meselesi üzerinden Türk tarafının toplumsal ve ekonomik yapısının sarsılması… Türkiye’nin etkin ve fiilî garantörlüğünün kaldırılması… Türk askerinin tamamen çekilmesi, azaltılması veya çekilmesinin bir takvime bağlanması…Türkiye’nin garantörlüğü yerine NATO’nun, Avrupa Birliği’nin, BM gücünün veya başka bir uluslararası yapının ikame edilmesi… Türkiye’den Ada’ya yerleşen Türklerin statüsünün tartışmaya açılması… Doğal gaz kaynaklarının sözde ortak yönetim adı altında Rum tarafının uluslararası tanınmışlık avantajına bırakılması… Ercan Havalimanı’nın, limanların ve Maraş’ın “güven artırıcı önlem” adı altında taviz paketine dönüştürülmesi… AB hukukunun çözümün üst çerçevesi hâline getirilerek Kıbrıs Türk halkının kurucu ve egemen haklarının zaman içinde Rum çoğunluk içinde eritilmesi… Bütün bunların ortak hedefi bellidir: KKTC’nin egemen devlet niteliğini ortadan kaldırmak, Türkiye’nin garantörlüğünü sona erdirmek, Türk askerini Ada’dan çıkarmak ve Kıbrıs Türk halkını Rum çoğunluğunun hâkimiyetindeki bir yapıya bağlamak.

“YAPICI BELİRSİZLİK” TUZAĞINA DİKKAT

Süreçte en tehlikeli yöntemlerden biri, “yapıcı belirsizlik” adı altında tarafların farklı yorumlayabileceği bir metnin önlerine konulmasıdır. Türk tarafına; “Egemen eşitlik unsurları var.” denilebilir. Rum tarafına ise; “Federasyon zemini korunuyor.” mesajı verilebilir. Metinde açıkça iki devlet denilmez. Ancak Türk tarafı masaya oturduğu anda süreç BM kayıtlarına yeniden federasyon müzakeresi olarak geçirilebilir. Türk tarafı egemen eşitlik temelinde görüştüğünü düşünürken, uluslararası kayıtlarda iki toplumlu, iki kesimli federasyon sürecine geri dönüldüğü yazılabilir. Bu nedenle hiçbir belirsiz ifadeye, çift anlamlı formüle ve sözlü güvenceye itibar edilmemelidir. Kıbrıs konusunda karar verecek olan yalnızca Ada’da yaşayan Kıbrıs Türk halkı değildir Çünkü Kıbrıs davasının bedelini yalnızca Kıbrıs Türkü ödememiştir.

Türkiye’deki Türk milleti de ödemiştir. Türk milleti 1974 Barış Harekâtı’na evlatlarını göndermiştir. Şehit vermiştir. Gazi vermiştir. Harekâtın ekonomik ve siyasi sonuçlarını üstlenmiştir. Harekâttan sonra Türkiye uluslararası siyasi baskılara ve özellikle savunma alanında ağır kısıtlamalara maruz bırakılmıştır. ABD silah ambargosu 5 Şubat 1975’te yürürlüğe girmiş; dönemin Amerikan kayıtlarında dahi bu ambargonun Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde ciddi güçlükler meydana getirdiği belirtilmiştir. Türkiye’nin resmî açıklamalarında da 1974 Harekâtı sonrasında ambargoların ağırlaştığı; bakım için yurt dışına gönderilen uçakların alıkonulduğu ve temel askerî iletişim araçlarının dahi Türkiye’ye verilmediği ifade edilmektedir.⁠ Türk milleti aynı dönemin ağır ekonomik şartlarında; tüp kuyruklarını, yağ kuyruklarını, benzin ve akaryakıt kuyruklarını, ilaç ve temel mal sıkıntılarını, ekonomik darboğazı, uluslararası baskıları yaşadı. Bu ekonomik sıkıntıların tamamını yalnızca Kıbrıs Harekâtı’na bağlamak tarihî olarak doğru olmaz. Türkiye o yıllarda küresel petrol krizinin, iç siyasi istikrarsızlığın, üretim ve döviz darboğazının da etkisi altındaydı.

KIBRIS DAVASI YALNIZCA KIBRIS TÜRK HALKININ DAVASI DEĞİLDİR

Ancak şu da tartışılmaz bir gerçektir: Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle Türkiye’ye uygulanan siyasi ve askerî baskılar, ambargolar ve dış kısıtlamalar bu ağır dönemin önemli unsurlarından biri olmuştur. TBMM kayıtlarında da 1974 sonrasında Türkiye ve KKTC üzerinde baskıların ve ambargoların yoğunlaştığı açıkça ifade edilmiştir. Bütün bunlara rağmen Türk milleti hiçbir zaman şöyle dememiştir: “Biz rahat edelim, Kıbrıs’tan vazgeçelim.” “Yağ, tüp ve benzin kuyrukları sona ersin; bunun karşılığında Kıbrıs’ı verelim.” “Ambargolar kaldırılsın; Türk askerini Ada’dan çekelim.” “Batı’yla ilişkilerimiz düzelsin; Kıbrıs Türkünü yalnız bırakalım.” Türk milleti böyle dememiştir. Çünkü Türk milleti Kıbrıs’ın basit bir dış politika dosyası olmadığını bilmiştir. Kıbrıs millî davadır. Kıbrıs, Türk milletinin kanıyla savunulmuştur. Kıbrıs’taki güvenlik düzeni Türk askerinin canı pahasına kurulmuştur. KKTC yalnızca Kıbrıs Türk halkının değil, onu yaşatmak için yarım asırdır siyasi, ekonomik ve askerî bedel ödeyen bütün Türk milletinin eseridir. Bu nedenle KKTC’nin geleceği hakkında yalnızca dar bir yerel siyasi irade karar veremez. Kıbrıs Türk halkının iradesi elbette esastır. Ancak Türkiye’nin garantörlük hakkı, Türk askerinin varlığı, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki güvenliği, Mavi Vatan ve Türk milletinin yarım asırlık fedakârlığı da aynı derecede belirleyicidir. Kıbrıs’ın geleceği; Kıbrıs Türk halkıyla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti devletinin, Türkiye Büyük Millet Meclisininve Türk milletinin ortak millî meselesidir. Hiç kimse Türk milletinin kanıyla, fedakârlığıyla ve yarım asırlık direnciyle oluşan bu düzeni kendi başına pazarlık konusu yapamaz. Türkiye Cumhuriyeti devletinin bütün makamları aynı kararlılıkla konuşmalıdır.

“KKTC’NİN VARLIĞINDAN TAVİZ YOKTUR. EGEMEN EŞİTLİKTEN TAVİZ YOKTUR”

Bu süreç yalnızca KKTC yönetimine bırakılamaz. Türkiye Cumhuriyeti devletinin en üst makamından Dışişleri Bakanı’na, Millî Savunma Bakanı’ndan bütün ilgili kurumlara kadar herkes aynı açıklık ve kararlılıkla konuşmalıdır. Söylenmesi gerekenler bellidir: KKTC’nin varlığından taviz yoktur. Egemen eşitlikten taviz yoktur. Eşit uluslararası statüden taviz yoktur. Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğünden taviz yoktur. Türk askerinin Ada’daki varlığından taviz yoktur. Federasyona geri dönüş yoktur. Bu açıklamalar yalnızca kapalı diplomatik görüşmelerde değil, milletin ve dünyanın önünde yapılmalıdır. Türkiye’nin tavrı ne kadar açık olursa karşı tarafın “yapıcı belirsizlik” üretme alanı o kadar daralacaktır. Sessizlik veya yuvarlak diplomatik ifadeler, karşı tarafta Türkiye’nin baskı altında geri adım atabileceği yönünde yanlış bir beklenti oluşturabilir. Böyle bir beklentiye izin verilmemelidir. Görüşme yapılacaksa şartlarımız önceden kabul edilmelidir Eğer bir görüşme yapılacaksa Türkiye’nin ve KKTC’nin şartları, görüşme masasında tartışılmak üzere değil, masaya oturmanın ön şartı olarak kabul edilmelidir.

BİRİNCİ ŞART

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin mevcut, ayrı ve egemen bir devlet olduğu açıkça kabul edilmelidir. KKTC’nin varlığı kabul edilmeden hiçbir resmî veya gayriresmî masaya oturulmamalıdır.

İKİNCİ ŞART

Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü yazılı olarak kabul edilmelidir. Bu haklar müzakere sonunda verilecek tavizler değil, görüşmenin başlangıç zeminidir.

ÜÇÜNCÜ ŞART

Görüşmeler iki toplum arasında değil, iki egemen devlet arasında yapılmalıdır. KKTC Cumhurbaşkanı masaya “toplum lideri” olarak değil, egemen bir devletin Cumhurbaşkanı olarak KKTC Bayrağı ile oturmalıdır.

DÖRDÜNCÜ ŞART

Federasyon modelinin artık gündemde olmadığı açıkça ilan edilmelidir. İki toplumlu, iki kesimli federasyon adı altında KKTC’nin tasfiyesine yönelik hiçbir süreç kabul edilemez.

BEŞİNCİ ŞART

Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğünün tartışma dışı olduğu kabul edilmelidir.

ALTINCI ŞART

Türk askerinin Ada’daki meşru varlığının müzakere konusu yapılmayacağı beyan edilmelidir.

YEDİNCİ ŞART

Türkiye’nin garantörlüğü yerine NATO, AB, BM gücü veya başka bir uluslararası mekanizma önerilmeyeceği taahhüt edilmelidir.

SEKİZİNCİ ŞART

KKTC’nin toprağının, kurumlarının, limanlarının, havaalanının ve egemenlik alanlarının “güven artırıcı önlemler” adı altında pazarlık konusu yapılmayacağı kabul edilmelidir.

DOKUZUNCU ŞART

Avrupa Birliği’nin hakem veya arabulucu olarak sürece yön vermeyeceği açıklanmalıdır. Çünkü Avrupa Birliği taraftır. Bu şartlar önceden, açıkça ve yazılı şekilde kabul edilmiyorsa kurulacak masa çözüm masası değildir. Türkiye’ye ve KKTC’ye taviz dayatma masasıdır.

MESELE “MÜZAKERELER YENİDEN BAŞLASIN MI” MESELESİ DEĞİLDİR

Bugün mesele “müzakereler yeniden başlasın mı” meselesi değildir. Mesele, Türkiye’nin 1974’te sahada kazandığı stratejik üstünlüğü masa başında kaybedip kaybetmeyeceği meselesidir. Mesele, KKTC’nin yaşayıp yaşamayacağıdır. Mesele, Türkiye’nin garantörlüğünün devam edip etmeyeceğidir. Mesele, Türk askerinin Ada’da kalıp kalmayacağıdır. Mesele, Kıbrıs Türk halkının egemen bir devletin halkı olarak mı yaşayacağı, yoksa Rum çoğunluğun hâkimiyetindeki bir yapıya mı bağlanacağıdır. Ve mesele yalnızca Kıbrıs Türklerinin meselesi değildir. Türkiye’deki Türk milleti bu dava uğruna şehit vermiş, ambargolara direnmiş, ekonomik ve siyasi baskılara göğüs germiştir. Türk milleti yarım asır boyunca Kıbrıs’tan vazgeçmemiştir. Bugün hiç kimse Türk milletinin bu iradesini yok sayarak Kıbrıs hakkında tek başına karar veremez. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Barış Harekâtı’nın yıl dönümü dönemine rastlayan ziyaretinin tarihî ve siyasi anlamı da göz ardı edilmemelidir. Türkiye ve KKTC’nin cevabı tereddütsüz olmalıdır: Önce KKTC’nin varlığı kabul edilecektir. Önce egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü kabul edilecektir. Önce Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğünün tartışma dışı olduğu ilan edilecektir. Önce Türk askerinin Ada’daki varlığının müzakere edilmeyeceği beyan edilecektir. Önce federasyon modelinin tamamen gündemden çıkarıldığı açıklanacaktır. Ancak bundan sonra iki egemen devlet arasında iyi komşuluk ilişkilerinin nasıl geliştirileceği konuşulabilir. Avrupa Birliği üyeliği uğruna KKTC’den vazgeçilemez. Gümrük Birliği uğruna Türk askerinden vazgeçilemez. Vize kolaylığı uğruna Türkiye’nin garantörlük hakkı terk edilemez. Brüksel’den gelecek belirsiz vaatler uğruna Mavi Vatan pazarlık konusu yapılamaz. Türk milletinin yarım asırdır sahip çıktığı Kıbrıs davası, birkaç diplomatik vaat karşılığında tasfiye edilemez. Bunun dışındaki hiçbir masaya oturulmamalıdır. Çünkü eşitlerin masası müzakere masasıdır. Eşitliği reddedenlerin kurduğu masa ise çözüm masası değil, teslimiyet masasıdır. Kıbrıs Türk halkı ve Türkiye için Kıbrıs sorunu 1974’te bitmiştir. Bugün çözülmesi gereken, Rum-Yunan tarafının Türk varlığını ve iki devlet gerçeğini kabul etmeme sorunudur.

“KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ VARDIR. YAŞAYACAKTIR. VE MUTLAKA TANINACAKTIR. “

Tekrar altını çizmek isterim ki; Kıbrıs Türk halkının varlığını, hürriyetini ve güvenliğini teminat altına alan 20 Temmuz Barış Harekâtı; dönemin devlet adamlarının kararlılığı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kahramanlığı ve Aziz Türk Milleti’nin sarsılmaz iradesiyle tarihe altın harflerle yazılmıştır. Bu vesileyle, harekâtın gerçekleşmesinde irade ortaya koyan dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’i, Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı ve hükümet ortaklarını, harekâtı sevk ve idare eden Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kıymetli komutanlarını, başta Genelkurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar olmak üzere tüm komuta kademesini minnetle yâd ediyoruz. Vatan uğruna canlarını feda eden aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet, kahraman gazilerimize sağlık, huzur ve şükran diliyoruz. Bugün Kıbrıs’ta dalgalanan al bayrak ve güven içinde yaşayan Kıbrıs Türk halkı, onların fedakârlığının ve emanetinin en büyük nişanesidir. Aziz şehitlerimizin ruhları şad, mekânları cennet; kahraman gazilerimizin ömürleri bereketli olsun.