Osmanlı Devleti, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren imparatorluğun her köşesindeki toplulukları ortak bir vatandaşlık duygusu ve toplumsal barış zemini etrafında kenetleme amacını gütmüştür. Tanzimat döneminde başlayan merkezîleştirme hamleleriyle birlikte tarihsel süreçte "gulat-ı râfızî" nitelemesiyle tanımlanmış olan Nusayrîler, "İslâm ahalisinden" ve devletin asli bir unsuru olarak kabul edilmeye başlanmıştır. II. Abdülhamid dönemine gelindiğinde ise bu vizyon Ehl-i Sünnet omurgalı bir eğitim, imar, dinî tashih ve toplumsal entegrasyon hamlesiyle taçlandırılmıştır. Lazkiye, Antakya, İskenderun, Cebele ve Sahyun hattında 120 bini aşan yoğun bir nüfusa sahip olan Nusayrîlerin İngiliz Protestan ve Fransız Katolik/Cizvit misyonerlerinin yıkıcı faaliyetlerinden korunması ve devletle bütünleştirilmesi için Osmanlı merkez yönetimi muazzam bir ihya hamlesi başlatmıştır. Ancak İstanbul’un bu kapsayıcı, kucaklayıcı ve uzun vadeli devlet vizyonu taşradaki yerel eşrafın dar ufuklu hesaplarına, sınıfsal çıkarlarına ve vizyonsuz tutumlarına çarpmıştır.

Osmanlı Merkezinin Kapsayıcı Vizyonu

II. Abdülhamid yönetimi, Nusayrî meselesini salt bir asayiş veya güvenlik problemi olarak görmemiş, aksine topluluğun yüzyıllardır süregelen izolasyonunu kırarak onları toplumsal ve dinî hayatın asli bir parçası haline getirmeyi amaçlamıştır. Bu doğrultuda Osmanlı merkez yönetimi bölgeye eşi görülmemiş bir kurumsal yatırım ve kamu hizmeti seferberliği taşımıştır. Merkezin kararlılığıyla Lazkiye, Antakya, İskenderun ve çevre kazalarda geniş çaplı bir imar faaliyeti yürütülmüştür. Bölgede ilk etapta 15 mescit ve 23 okulun yapılması kararlaştırılmış, ardından Padişah iradesiyle Antakya ve İskenderun’da 25 okulun kurulması ve 10 cami inşası onaylanmıştır. Süreç içinde Lazkiye ve çevresindeki köylerde 15 mescit ve 15 mektep tamamlanmış, Merkab, Sahyun, Cebele ve diğer sancaklarda toplamda 40 mescit ve mektep planlanarak kısa sürede bunlardan 17'si tamamen bitirilip törenlerle ibadete açılmıştır.
Merkez, eğitim yatırımlarını kalıcı kılmak adına pedagojik tedbirler almıştır. Nusayrî çocuklarının ana dilinin Arapça olması sebebiyle Ehl-i Sünnet akaidini öğreten Telhis, Mülahhas ve Mufassal gibi risaleler ile Şam eski Müftüsü Hamzazâde Mahmûd Efendi’nin Arapça ilmihali vilayet matbaasında bastırılarak ücretsiz dağıtılmıştır. Her köyde açılan ibtidâî mekteplerde temel İslâmî bilgiler ile Osmanlıca ve Arapça bir arada okutulmuştur. Ayrıca Müslüman ve Nusayrî çocukların aynı sınıflarda yan yana eğitim almaları sağlanarak tarihsel husumetlerin ortadan kaldırılması hedeflenmiştir.

Eğitim ve irşad faaliyetlerini yürütmek üzere Ehl-i Sünnet ulemadan muallimler atanmış, Lazkiye Maarif Müdürü Halil Kemal, Şam ulemasından Mekâtib Müfettişi Şeyh Ali Reşid Efendi gibi isimler sahanın idaresiyle görevlendirilmiştir. Müfettişlik mekanizmasıyla taşra düzenli teftiş edilmiş, örneğin İskenderun ve Antakya mekteplerinin fahri müfettişliğini yürüten Arsuzîzâde Necib Efendi gibi gayretli isimler devlet tarafından rütbe-i sâlise ile taltif edilerek taltif mekanizmasıyla yerel aktörler devlete entegre edilmiştir.

İstanbul’un bu adil, birleştirici ve samimi adımları kısa sürede sahada muazzam bir toplumsal karşılık bulmuş; Nusayrî halkı ve kanaat önderleri fevkalade bir teveccühte bulunmuştur. Şeyh Ali Reşid Efendi’nin yürüttüğü irşad ve telkin faaliyetleri sonucunda Lazkiye ve çevresindeki yaklaşık 100 köyde 15.000 Nusayrî İslâmiyet’le tanışmıştır. Ardından Merkab köylerinden 60 ileri gelenin imzasıyla mutasarrıflığa sunulan ve Beyrut Vilayeti şifreli telgrafıyla merkeze iletilen beyanname ile 40.000 Nusayrî daha Müslüman olduğunu ilan etmiştir. Cebele, Merkab, Lazkiye ve Sahyun kazalarından yüzlerce şeyh ve kanaat önderi Lazkiye Mutasarrıfı Ziya Paşa’ya başvurarak cehalet sebebiyle uzak kaldıkları Ehl-i Sünnet yoluna dönmek ve Hanefî mezhebine girmek istediklerini resmen bildirmişlerdir.

Antakya ve İskenderun çevresinde Ehl-i Sünnet akidesine bağlılıklar şer‘iyye mahkemelerinde ikrar ettirilerek mahkeme defterlerine resmen tescil edilmiştir. Topluluğun en nüfuzlu liderlerinden Safita, Hasin ve Hamidiye bölgelerinde etkili olan Şeyh Ali Efendi bizzat devlet merkezine gelerek İslâm’ı kabul etmiş, dağlık bölgelerde inzivada yaşayan 90 yaşındaki Şeyh Mehmed Süleyman gibi sembolik isimler Sultan Abdülhamid döneminde bu nimete eriştikleri için şükrederek devletle kucaklaşmıştır. Merkez de bu bağlılığı liyakate göre 3. ve 4. sınıftan Mecîdî Nişanları ihsan ederek ödüllendirmiştir.

Yerel Eşrafın Dar Çıkarları ve Büyük Vizyonsuzluk

Merkezin bu vizyoner ve birleştirici entegrasyon hamlesi başarıya ulaşacakken Antakya ve çevresindeki yerel eşraf ile nüfuzlu ailelerin vizyonsuz ve bencil tutumları sürecin önüne devasa bir engel olarak dikilmiştir. Bereketzâde Rıfat Ağa ve Halefzâde Vahid Ağa gibi güçlü taşra aktörleri ile Antakya eşrafı kendi feodal ve iktisadi çıkarlarını devletin ve ümmetin ali menfaatlerinin üstünde tutmuşlardır. Yerel eşraf, Nusayrîlerin Sünni Müslüman olarak eşit statü kazanmasını, şer'î mahkemelerde şahitliklerinin kabul edilmesini ve hukuki haklar elde etmesini kendi sömürü düzenlerine tehdit olarak görmüştür. Bu nedenle Nusayrîlerin camilere girmesini engellemişler, ibadet etmek isteyen insanları dövmüşler ve 1896’da İskenderun’da Cuma namazı sonrası yeni askerleri kışkırtarak Nusayrilere saldırtmışlardır.

Halep Valisi’nin ve 1898 tarihli raporunda Şâkir Paşa’nın açıkça tespit ettiği üzere Antakya eşrafı yaklaşık 30 bin mühtedi Nusayrî’yi düşük statüde tutarak hukuki haklardan mahrum bırakmak, onları mülksüzleştirip adeta birer köle gibi ucuz iş gücü olarak çalıştırmak amacıyla cami kapılarını kapatmışlardır. Eşraf, kendi nüfuzunu kullanarak kaymakam değişimlerine müdahale etmiş, çocukların okula gönderilmesini engellemiş, iftira ve kışkırtmalarla halkı eğitimden uzaklaştırmış ve İskenderun Cami-i Şerif imamı Mustafa Lâmi’nin arzuhalinde belirttiği gibi artan Müslüman cemaate rağmen yeni cami yapımlarını baltalamaya çalışmıştır.

Geleceği Okuyamayan Taşra Mantığı

Osmanlı merkez teşkilatı, Şeyhülislamlık fetvalarıyla tövbe eden her mühtedinin camilere kabul edilmesinin şer'an zorunlu olduğunu vurgulasa ve Halep Valisi’nin değerlendirmeleri doğrultusunda Antakya Müftüsünün azli veya askerî müdahale gibi seçenekleri değerlendirse de yerel dinamiklerin hassasiyeti sebebiyle çatışmadan kaçınan ihtiyatlı bir yol izlemeye çalışmıştır. Ancak merkez ne kadar yapıcı ve birleştirici tedbirler geliştirse de taşra elitlerinin sığ ve bencil tavrı toplumsal barışın derinleşmesini engellemiştir.

Yerel idarecilerin ve eşrafın baskıcı, rüşvete dayalı ve makbuzsuz tahsilat içeren usulsüz uygulamaları Adana’da emlak sahiplerinin sürgün edilmesine ve camiye yönelen halkın darp edilmesine sebep olmuştur. Bu vizyonsuzluk eğitim kurumlarını zayıflatmış, bazı Nusayrî çocuklarının Mersin’deki Protestan kız okuluna veya Trablusşam’daki Cizvit rahibi Yusuf’un Katoliklik faaliyetlerine yönelmesine zemin hazırlamış ve devletin bin bir emekle inşa ettiği güveni sarsmıştır.

II. Abdülhamid dönemi Osmanlı merkezinin Nusayrî politikası devletin ne kadar kapsayıcı, kucaklayıcı ve uzun vadeli bir toplumsal ihya vizyonuna sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. İstanbul, inşa ettiği onlarca mektep ve mescidiyle, Arapça basılan risaleleriyle, Şeyh Ali Reşid Efendi gibi ulemasıyla ve 55 binden fazla insanı kucaklayan kapsayıcı siyasetiyle toplumsal barışın zeminini başarıyla hazırlamıştır. Ancak bu ulu vizyonun tam manasıyla kalıcı bir toplumsal zafere dönüşmesinin önündeki tek ve en büyük engel Bereketzâde Rıfat Ağa ve Halefzâde Vahid Ağa şahsında tecessüm eden, sınıfsal ayrıcalıklarını ve sömürü düzenlerini korumaktan başka gayesi olmayan Antakya eşrafının vizyonsuzluğu, basiretsizliği ve bencilliği olmuştur. Osmanlı merkezinin bütünleştirici ve ihya edici devlet aklı, yerel feodal güçlerin dar kalıplarına karşı büyük bir mücadele vermiş ancak netice itibarıyla başarısız olmuştur. Birinci Dünya Savaşı yıllarına kadar devam eden bu ihya çalışmaları maalesef Osmanlı ile beraber tarihe karışmış ve aynı coğrafyada kurulan Türkiye, Hatay ve Suriye Devletlerinin bu meseleyi dert edinmemeleri ile tamamen yok olmuştur.

Kaynaklar

Lazkiye Nusayrîleri (19. Yüzyıl): Uğur Akbulut, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Sayı 54, 2010.

II. Abdülhamid Döneminde Nusayrîleri Sünnileştirme Çabaları: Uğur Akbulut, Sultan II. Abdülhamid Sempozyumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2014.

Nusayrîliğin Osmanlı Mezhep Siyasetindeki Yeri: Ümit Erkan ve M. Yüce, Hitit İlahiyat Dergisi, Cilt 25, Sayı 1, 2026.

Antakya ve İskenderun Nusayrîleri (19. Yüzyıl): Selahattin Tozlu, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Sayı 54, 2010.

Bâb-ı Âsâfî Mühimme Defterleri (Osmanlı Arşivi): Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, Defter No: 102, Gömlek No: 275.