“Tanıdık acı, yabancı huzurdan tatlıdır!”

Nostos ve Algos; Antik Yunancanın tozlu sözlüklerinden süzülüp insan ruhunun en kuytu köşesine demir atmış iki kelime… Birleştiklerinde modern dünyanın en amansız sızısını, nostaljiyi doğururlar. Ancak bu kavramı sadece "geçmişe duyulan özlem" olarak tanımlamak, okyanusu bir bardağa sığdırmaya çalışmak kadar beyhude bir çabadır. Zira nostalji, basit bir hatırlama eylemi değil, kökleri varoluşumuzun derinliklerine inen ontolojik bir sızıdır.

Nostalji, kelime kökeniyle bize trajik bir hikâye anlatır: Nostos geri dönüştür, eve varıştır; Algos ise acı, sızı ve bir iç çekiştir… Yani nostalji, "eve dönme arzusunun verdiği o keskin ağrı"dır. Peki, insan evine dönmekten neden acı duyar? Çünkü dönmek istenilen yer, artık zihinsel olarak ulaşılabilir olsa bile, fiziksel olarak kilitlidir.

Tam da bu noktada, meselenin mekânsal değil, zamansal olduğu gerçeğiyle yüzleşiriz. İnsan, biyolojik olarak mekânda hareket etse de, ontolojik olarak zamanın tek yönlü akışına icbar edilmiş bir canlıdır. Bu zorunluluk, bizi sürekli arkamıza bakmaya iter. Ancak buradaki büyük paradoks şudur: Özlediğimiz şey aslında bir "yer" (mekân) değil, bir "zam-an"dır. Ve zaman, mekânın aksine, üzerine basıp geri yürüyebileceğimiz bir toprak parçası değildir. Zaman, bu hayat yolculuğunda bir nevi biz geçtikçe arkamızda çöken bir köprü gibidir. Dolayısıyla nostalji yani geçmişe bakış, yıkılmış bir köprünün ardında kalan kıyıya bakıp iç geçirmektir.

Zamanın bu geri döndürülemez doğası, edebiyatın da en köklü trajedilerinden birine zemin hazırlar. Edebi bir perspektifle bakarsak; nostalji, insanın kendi çocukluğuna, yani o "yitik cennetine" yazdığı cevapsız bir mektuptur. Homeros'un destanında Odysseus’un İthaka’ya dönmek için on yıl boyunca savaşması sadece bir ev özlemi değildir; o aynı zamanda parçalanmış bütünlüğünü yeniden bir araya getirme çabasıdır. Fakat trajedinin doruk noktası şudur: Odysseus eve döndüğünde artık savaşa giden eski Odysseus değildir, İthaka da bıraktığı o eski İthaka… Her ikisi de zamanın nehrinde yıkanmış ve değişmiştir. İşte "Algos"un, yani o anlamlı sızının kaynağı tam olarak bu değişimde gizlidir.

Peki, neden özlemek acı verir insana? Çünkü Algos, o anın artık var olmadığını/geride kaldığını hatırlatır. Bir kokunun, bir eski şarkının ya da sararmış bir fotoğrafın kalbimizi sıkıştırması, gözümü doldurması ve zihnimizi hasrete gark etmesi o anın güzelliğinden ziyâde, o yaşanmışlığın "tekrarlanamazlığından" kaynaklanır. Bir başka deyişle; geçmişte yaşanılan acı-tatlı her bir ana duyulan özlem, değerini, gelecekten geriye doğru anlamlı ve içsel bir bakışta bulur.

Madem hatırlamak bu denli acı vericidir, insan neden ısrarla geçmişe sığınır? Çünkü nostalji, şimdiki zamanın yetersizliğine ve hoyratlığına karşı zihnin geliştirdiği bir savunma/kaçış mekanizması gibidir. Bugünün gürültüsünden kaçıp dünün sessiz ve korunaklı limanına sığınma isteğidir. Ancak bu liman bir yanılsamadır; çünkü zihin, geçmişi hatırlarken onu ayıklar, parlatır ve kusurlarından arındırır. Hafızanın elinde bir sanat eserine dönüşen geçmiş, gerçeklikten koparak idealize edilmiş bir sığınağa dönüşür.

Belki de insanın asıl trajedisi, her zaman bir "ev" araması ama bulduğunda oranın artık ev olmadığını fark etmesidir. Tüm bu döngünün sonunda sormamız gereken soru şudur: Nostos, bizi ileriye gitmekten alıkoyan bir pranga mı, yoksa kimliğimizi ayakta tutan bir kök müdür? Belki de her ikisidir. Algos olmasa, yani o sızı yüreğimizi yoklamasa, geçtiğimiz yolların, çektiğimiz acıların, yaşadığımız sevinçlerin bir anlamı kalmazdı belki de… İnsan, biraz da özlediği şeylerin toplamı değil midir zaten? Eve/anılarımıza asla tam olarak dönemeyiz, evet; ama o yolu yürüme arzusu ve o "eve dönüş" miti, bizi "insan" kılan en yüce eylemlerden biri değil midir?

Neticede nostalji; bitmiş bir hikâyeye duyulan hüzün değil, o hikâyeye bir zamanlar yaşanmış olmasına duyulan minnet dolu bir kederdir.

Bir kıyı aramaktır Nostos, dalgalar arasında,

Eski bir kapı gıcırtısı, çocukluğun sofrasında,

Hafıza, sandıklarda saklı bir ipek mendil gibi,

Dokunsan yırtılacak, sussan dile gelecek değil…

Algos çöker sonra omuzlara, o ince ve derin sızı,

Yakar içimizdeki geçmişi aydınlatan o sönmüş yıldızı,

Çünkü gidilen yollar geri dönmek için değildir,

Zaman, anıları öğüten en sessiz değirmendir.

İthaka bir liman mı, yoksa bir serap mı ufukta?

İnsan hep bir “dün” arar, “bugün” yoruldukça,

Oysa ev, bırakılan yerdeki gibi durmaz yerinde,

Eskir duvarlar, değişir yüzler zamanın nehrinde…

Ne geri dönmek mümkün ne bütünüyle gitmek,

Yazgımız; bir hayatın peşinde tükenip bitmek,

Kökümüz sızım sızım sızlar da her hatırada,

Ruhumuz asılı kalır, o daracık ara-da…

Geçmişe asla tam dönemez insan, doğru;

Yollar silinmiş, köprüler çoktan yıkılmıştır,

Ama o yolu yürüme arzusu yok mu?

İşte o, insanı hayvandan ayırıp, “insan” yapandır.