Gelen bilgilere göre, Sarı Kovboy, nam-ı diğer Donald Trump, Gazze'ye ilişkin bir plan yapmış!
Planın askeri ayağında bölgenin tamamen askerden arındırılması hedefleniyormuş.
Sarı Kovboy; Türkiye, Mısır ve Katar’ın desteğiyle şu adımların atılacağını iddia etmiş;
1) HAMAS’ın tüm silahlarını teslim etmesi.
2) Gazze’deki tüm tünellerin imha edilmesi.
3) Bölgenin askeri unsurlardan tamamen arındırılması.
Halbuki...
Bu üç maddenin şöyle olması icap etmez mi;
1) Bir terör organizasyonu olan İsrail'in tüm silahlarını teslim etmesi...
2) Terörist İsrail'in inşa ettiği kalın ve karanlık duvarların tümünün yıkılması, Mescid-i Aksa altındaki kazı çalışmalarının behemehâl durdurulması...
3) Bir İslam coğrafyası olan Filistin topraklarının, terörist İsrail başta olmak üzere tüm yabancı askeri unsurlardan tamamen temizlenmesi ve bu Müslüman toprakların tümüyle düşman silahlarından arındırılması.
İŞTE BU BİZİM HİKÂYEMİZ!
Çocuklarına haşa haşa "tapan" bir aile modeli...
"Buhari’de geçen kıyamet alametlerinden birinin, "Köle kadınların efendilerini doğurmaları..." olduğunu belki birçoğumuz bilemeyebilir. Fakat bu hadisi incelediğimizde âlimlerin büyük bir çoğunluğunun özellikle günümüzde aile ilişkilerinde ve çocukların anne babalarına karşı davranışlarını, anne babaların da çocuklarını terbiye ederken dikkat edecekleri konuları hatırlatmakla alakalı olduğu anlaşılmaktadır.
Buradan yola çıkarak:
* Anneye ve babaya yakışıksız, hakaret içeren, argo ifadeler kullanmanın,
* Anneye ve babaya hürmet ve hizmet edilmesi gerekirken çocuklara hizmet edilmenin,
* Ana-babaya itaatin azalmasının,
* Kadının doğurduğu çocuğun, kendisine köle muamelesi yapmasının,
* Evladın, kendi annesine karşı efendilik taslayarak onu hor ve hakir görmesinin,
* Evin içindeki kuralların gelenek görenek ve inançlarımıza göre değil, çocukların istek ve arzularına göre şekillenmesinin,
* Eve misafir kabul etmek istememenin, misafirden huzursuz olmanın ve odalarından çıkmayarak tepki göstermenin,
* Bayramlarda aile büyüklerini ziyaret etmek istememenin,
* Büyüklerin yanına gitmeden onları ayaklarına getirmenin,
* Depresyon, ergenlik, sınav bahaneleriyle iyice sosyalleşmekten uzaklaşmanın,
* Ekonomik olarak ailesinden hep fazlasını istemenin ve alamayınca hor görmenin,
* Dersler ve sınavlar bahane edilerek aile içinde hiçbir iş yapmak istememenin,
* Aile ile iletişimi çok kısa ve mümkünse hiç kurmadan fakat sosyal ağ içindeki kişilerle kontörler ve dakikaları bitirene kadar konuşmanın veya yazışmanın,
* İsteklerini dayatmaların, olmayınca aile içinde huzursuzluk çıkarmanın ayyuka çıktığı ve altın devrini yaşadığı bir zamanda yaşıyoruz.
***
Toplum yapımız çocuklarına "tapan", onlar ne isterse yapan, aman ben yaşamadım çocuklarım yaşasın anlayışına bürünen; aman zamane gençleri böyle diye sorunları halının altına süpürülen, hiçbir şeyden hoşlanmayan, ailelerini beğenmeyen, ne yapılırsa yapılsın mutlu olmayan, özenti içinde hep yanlışlara imza atan bir nesil de çığ gibi gelmektedir.
Yanlış izlenilen metotlar, yanlış verilen örnekler, yanlış diziler ve filmler, iğrenç kitaplarla zehirlenen gençler için bir şeyler yapması gerekenlerin hep başka işlerle iştigal etmeleri ve bu olayı ötelemeleri kronik rahatsızlığın toplumun tüm bünyesine sirayet etmesine neden olmuş, antidepresan hapları %300’ler oranında artmış, zararlı madde kullanmaya başlama yaşı 11’lere, cinsel rezalet 12 yaşlarına kadar düşmüştür.
“Aşkım” diye büyütülen -ki bu kelimenin kesinlikle çocuklara kullanılmaması gerekir çünkü onlar sizin evladınız; sanki onun arkadaşa ihtiyacı varmış gibi ‘Çocuğumla arkadaş gibiyiz’ yanlış önermesiyle anne ve baba olmayı öteleyen anlayışı da buna eklersek hep birlikte halaya durabiliriz.
Sorunu havaleci mantıkla, ‘Ne istediysen aldım, ne söylediysen yaptım, istediğin okullara gönderdim’ anlayışına indirgeyen anne ve babalar meselenin ciddiyetinin farkında değillerdir ve kendi görevlerini hep başkalarından beklemektedirler.
Sayın anne babalar; ne olur yeniden aile olun. Kıymetli vakitlerinizi çocuklarınızla geçirin ve onlar öğrenmeleri gerekenleri sosyal medyadan veya üçüncü kişilerden; yaşamaları gereken duyguları da vicdansızlar tarafından öğrenmek zorunda kalmasın."
***
Eğitimci-yazar Zekeriya Efiloğlu, bu tespitleri yapıyor.
Haksız mı?
Bu satırları okuduktan sonra, "İşte bu bizim hikâyemiz!" dedim. Tabii içimden!
Peki, merak ettim, siz ne düşündünüz bu satırları okuyunca?
"CAN GİTMEDİKÇE CÂNÂN ELE GEÇER Mİ!"
Allah (cc) dostlarından Abdurrahim Reyhan Hazretleri (ks) bir sohbetinde şunları anlattı:
“Meşhur İbrahim Ethem Hazretleri Belh padişahı, 7 sene tâcını tahtını bırakıp gitmiş. Süflî bir hayata girmiş. Süflî hayat derken hâşâ zâhirde, görünüşte. Karnı doyacak kadar yemek yemiyor. Sırtı yeni elbise görmüyor. Bir pardösü varmış sırtında setri avret için, doksan tane yaması varmış. Şeyh efendisinin dergâhına yedi sene odun çekmiş.
Her sabah kalkıyor, halatını boynuna atıyor, dağa çıkıyor, odunları alıp getiriyor dergâha.

Yedi sene boyunca her gün bunu yapıyor. Yedi sene sonra yine âletini eline alıp oduna giderken şeyh efendisine demiş ki: “Efendim, bana bir himmet edin!”
Şeyh efendisi tenkit etmiş: ‘Sen himmeti kazandın mı ki himmet istiyorsun? Haydi yürü. Bostancı, bostanının su zamanını bilir’ demiş.
Başka bir dervişe görev vermiş, demiş ki: ‘Ayaklarına mahmuz tak, şu Belh padişahı İbrahim Ethem gidiyor, onun arkasından kavuş, onun çıplak ayaklarına o mahmuzla vur, gel. O döner, sana bakar, yüzüne tükür. Yüzüne tükürdüğün zaman elbet bir şey söyler. Ne söylerse gel bana haber ver.’
O gidiyor, İbrahim Ethem’e kavuşuyor. Mahmuzlarla ayağına çarpıyor. Vurdukça kan akıyor. İki oluyor, üçüncüde dönüp bakıyor; derviş yüzüne tükürüyor. İbrahim Ethem şöyle söylüyor: “Git babam. Senin dediğini ben Belh’te bıraktım.”
Derviş bu cevabı alıyor, dönüp geliyor. Şeyh efendi soruyor: ‘Yaptın mı görevini?’ ‘Yaptım efendim. Emriniz üzerine tabanlarına, çıplak ayaklarına vurdum. Vurdum, deldim. İki defa vurduğumda bakmadı. Üçüncü defa vurduğumda döndü, baktı. Yüzüne tükürdüm. Şu ifadede bulundu: ‘Git, babam. Senin dediğini ben Belh’te bıraktım.’
Şeyh efendisi: ‘Hâlâ Belh’i unutmamış’ diyor, yâni Belh’te padişahlığını hatırlıyor. O zaman hiddet vardı. Gadap vardı. O zamanki hâlimle ben sana bir şeyler yapardım; şimdi ben hiddetimi, gadabımı Belh’te bıraktım, demek istemiş. Ama o Belh kelimesi ağzından çıkmış.’
İbrahim Ethem gelince kovuyor: ‘Git. Sen Belh’i unutmamışsın. Himmet mi istiyorsun?’ diyor.”
***
Abdurrahim Reyhan Hazretleri, bu kıssayı şöyle bitiriyor: "Can gitmeyince cânân ele geçer mi?"
---