İnsanların bir kısmı mükemmel yaratıcıyı inkâr etmekte, bir kısmı yaratıcının birliğini inkâr ederek yaratıcıya ortak/eş koşmaktadır. Bazıları ise mükemmel yaratıcıyı kabul etmekte ancak yaratıcının hükümranlığını (otorite, yönetim), affetme ve cezalandırma gücünü, hüküm/kural koyma yetkisini inkâr etmektedir.
Allah-u Teâlâ, insanoğlunu imtihan gereği “özgür irade” ile yaratmıştır. İmtihan, iyiliğe ve kötülüğe meyletme olasılığı olan insanı “özgür iradesiyle” bıraktığı zaman tercihini haktan mı yoksa bâtıldan yana mı tavır alacağının sınanmasıdır. İmtihan hakkında Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır” (Mülk Sûresi, 2). Başka ayet-i kerimelerde ise imtihan hakkında şöyle buyrulmaktadır: “Muhakkak ki, ölüm tehlikesiyle, korku ve açlıkla, mal, can ve ürünlerin eksiltilmesiyle sizi sınayacağız. Ama zorluklara karşı sabredip sebat ve dayanıklılık gösterenlere iyi haberler müjdele” (Bakara Sûresi, 155). “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz/sınıyoruz. Ancak bana döndürüleceksiniz” (Enbiya Sûresi, 35).
İnsan, imtihan gereği kendisine verilen özgür iradeyle tercihini yapabilmektedir. Küfür, şirk ve zulüm bataklığına düşen insan, Allah-u Teâlâ tarafından verilen özgür iradeyi kötü yönde kullanmakta, yaratılışla verilen irade kullanımını kendi gücüne hamletmektedir. İnsanın başka bir yanılgısı da verilen mühletten dolayı, yaptığı kötülüklerin cezasının ahirete ertelenmesini hesaptan kurtuluş zannetmesidir.
Allah-u Teâlâ istese, kalpleri kontrol ettiğinden zalimlerin, kâfirlerin ve müşriklerin kalbine iyilik tohumları eker; zulüm, küfür ve şirki bir anda ortadan kaldırır. Yine, yeryüzündeki her türlü zulüm, küfür, şirk ve kötülüğü daha oluşmadan önleyebilir. Oluştuktan sonra da zalimlerin, kâfirlerin ve müşriklerin işledikleri günahların cezasını hemen vererek zulüm, küfür ve şirki ortadan kaldır. Zira, Allah-u Teâlâ, kudret sahibidir, her şeye gücü yetendir (Hud Sûresi, 4). Kur’an-ı Kerim’deki, “Bütün göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır ve bütün işler (netice itibariyle) O’na döndürülür” (Hadid Sûresi, 5) ayeti, yerlerin ve göklerin mülkü ve yönetimini elinde bulundurduğuna işaret etmektedir.
Bütün kâinat, Allah-u Teâlâ’nın mülküdür. Allah-u Teâlâ, mutlak güç ve kuvvet sahibidir; yerlerin ve göklerin orduları Allah’ındır. Kur’an-ı Kerim’de bu gerçek şöyle bildirilir: “Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir” (Fetih Sûresi, 7). Allah-u Teâlâ’nın istediği zaman sadece “ol” demesiyle her şeyi oldurabileceği şöyle beyan edilmektedir: “Göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir işin olmasını isterse ona yalnızca “ol” der, o şey de oluverir” (Bakara Sûresi, 117).
Allah-u Teâlâ’nın yok edebilme kudreti, var edebilme kudreti kadar büyüktür. Cezalandırma güç ve kuvveti zaman ve mekânla mukayyed olmayıp dilediği zaman cezalandırma kudretini haizdir. İsterse kötülüklerin cezasını hemen dünyada verebilir, isterse de erteleyerek ahirette daha ağır şekilde cezalandırır. Cezayı ertelediği zaman da mutlaka gerçekleştirebilme kudretini haizdir ve gerçek güç, gerçek kuvvet budur.
Allah-u Teâlâ’nın mühlet vererek cezayı ahirete bırakılmasında hikmetler vardır. Mühlet verilmesinin sebeplerinden birisi, insana verilen özgür iradeye müdahale etmemek, iyi ya da kötüyü tercihine fırsat vermek; kötülükten vazgeçip iyi işler yapması için fırsat tanımaktır. Mühlet verilmesinin ikinci sebebi tövbe kapısının ölünceye kadar açık tutulmasıdır. Kimin ne zaman tövbe edeceği bilinmez. Nice zalim, kâfir ve müşriklerin tövbe ederek imana geldiği, İslâm’a hizmetkâr oldukları bilinmektedir.
Allah-u Teâlâ’nın, zalim, kâfir ve müşriklerin cezasını ahiret gününe bırakmasının başka bir sebebi ise günahlarının artması içindir. Bu gerçek hakkında Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Bir de kâfirler, kendilerine mühlet verişimizi, sakın kendileri için hayır sanmasınlar. Biz onlara sırf günahlarını artırsınlar diye mühlet veriyoruz. Onlara, aşağılayıcı bir azap vardır” (Al-i İmran Sûresi, 178). Zalimler hakkında ise, “(Ey Resulüm!) Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak Allah, onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor” (İbrahim Sûresi, 42) buyrulmaktadır.
Kâfir, zâlim, kâfir ve müşrikler, yaptıkları kötülüklerin cezasının karşılığını hemen görmemeyi, üstün özelliklerine, üstün güç ve kuvvetlerine hamletse de hakikat başkadır. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Eğer Allah, insanları, yaptıkları günah yüzünden hemen yakalayıp hesaba çekseydi yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat Allah, onları muayyen bir vakte kadar geciktirir. Nihayet ecelleri gelince muhakkak Allah kullarını amellerine göre cezalandırır” (Fâtır Sûresi, 45).
(Devam edecek)