Bu ifade, 25 yıllık iktidarın ekonomi ve hayat pahalılığı tablosuyla rakamlar üzerinden yüzleşmesidir.
Çünkü bu ülkede yasamadan yürütmeye, bütçeden vergi politikasına, ücretlerden sosyal yardımlara kadar neredeyse bütün temel kararlar çeyrek asırdır aynı siyasi irade tarafından alınmaktadır. Dolayısıyla bugün ortaya çıkan tablo, bir geçiş dönemi sorunu değil; uzun bir iktidar pratiğinin sonucudur.
Çünkü bugün Türkiye’de iki resmî kurum, iki resmî rakam açıklıyor.
Ve bu iki rakam yan yana konulduğunda, aradaki fark artık yoruma değil, sorgulamaya muhtaçtır.
Bir tarafta Diyanet İşleri Başkanlığı var.
Diyor ki:
Bir insanın bir günlük asgarî gıda ihtiyacı: 240 TL
Bu rakamın adı fıtır sadakasıdır (fitre).
Ve fitre bir refah hesabı değildir.
Fitre, bir insanın aç kalmaması için belirlenmiş en alt sınırdır.
Yani insan onurunun dip çizgisidir.
Bu hesabı aylığa çevirelim:
240 TL × 30 gün = 7.200 TL.
Diyanet’e göre bir insanın ay boyunca sadece aç kalmaması için gereken asgari gıda bedeli budur.
Bu rakamın içinde kira yoktur, fatura yoktur, ulaşım yoktur, sağlık yoktur.
Sadece boğaz hesabı vardır.
Şimdi bu hesabı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın her konuşmasında dile getirdiği “üç çocuk” çağrısı üzerinden okuyalım.
Üç çocuk ne demektir?
Anne ve baba ile birlikte 5 kişilik bir aile demektir.
Bu durumda tablo daha da netleşir:
• Günlük gıda: 240 TL × 5 kişi = 1.200 TL
• Aylık gıda: 1.200 TL × 30 gün = 36.000 TL
Altını özellikle çizelim:
36.000 TL, 5 kişilik bir ailenin yalnızca aç kalmaması için gereken asgari gıda bedelidir.
Kira hariçtir.
Fatura hariçtir.
Ulaşım hariçtir.
Şimdi dönelim diğer resmî açıklamaya.
Diğer tarafta Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti var.
Çeyrek asırdır ülkeyi yöneten iktidar, 2026 yılı için net asgarî ücreti 28.075 TL olarak açıklıyor.
Bu rakamın günlük karşılığı yaklaşık 936 TL’dir.
Yani bir insanın bir günlük emeğinin karşılığı,
5 kişilik bir ailenin bir günlük sadece gıda ihtiyacının bile altındadır.
Üstelik bu 28.075 TL ile:
• kira ödenecek,
• elektrik, su, doğalgaz karşılanacak,
• ulaşım sağlanacak,
• çocuk okutulacak,
• sağlık gideri görülecek.
Ve bu gelir çoğu zaman tek maaştır.
Burada artık “küresel kriz”, “geçici dalgalanma”, “dış şartlar” gibi mazeretler konuşulamaz.
Çünkü ortada 25 yılın sonucu vardır.
Çeyrek asırdır iktidarda olan bir yönetim:
• bütçeyi yapmış,
• vergiyi toplamış,
• teşviki dağıtmış,
• ihaleyi vermiş,
• ücreti belirlemiştir.
Ama gelinen noktada tablo şudur:
Asgarî ücret, 5 kişilik bir ailenin yalnızca gıda ihtiyacını bile karşılayamamaktadır.
Şimdi soruyu açıkça sormak zorundayız.
Eğer biri çıkıp “Diyanet yanlış hesaplıyor” diyorsa, şunu demiş olur:
Bir aile daha az yemeli, daha azla yetinmeli.
Bu, ne dini bir izah olur ne ahlaki bir savunma ne de muhafazakâr bir vicdanla bağdaşır.
Eğer Diyanet doğruysa ki fitrenin anlamı budur o zaman şu gerçekle yüzleşmek gerekir:
Sorun Diyanet’te değil, asgarî ücreti hesaplayan çeyrek asırlık iktidardadır.
Bir yandan “üç çocuk” çağrısı yapıp, diğer yandan bu çocukların asgari şartlarda bile doyurulamayacağı bir ücrette ısrar etmek, artık bir tercih meselesidir.
Fitre, veren için ibadettir.
Ama asgarî ücret,
çalışanı fitreye muhtaç hâle getirmeyecek seviyede olmak zorundadır.
Aksi hâlde:
• sosyal devlet iddiası zedelenir,
• muhafazakâr söylem aşınır,
• “yoksullukla mücadele” sözü inandırıcılığını yitirir.
O yüzden bu soru hafife alınamaz, ertelenemez:
Diyanet mi yanlış hesaplıyor, yoksa asgarî ücreti hesaplayan çeyrek asırlık iktidar mı?
Bu soruya verilecek cevap, sadece bir ekonomi tercihi değil,
25 yıllık iktidarın vicdan ve adalet bilançosudur.