Bizde tutku çoğu zaman bir imkân değil, bir yük gibi algılanır. Hele ki bu tutku, piyasa değeri üretmeyen, sertifikaya, ünvana ya da maddi kazanca tahvil edilemeyen alanlara yönelmişse, mesele daha en baştan sorunlu hale gelir. Kültür, düşünce, edebiyat, sanat yahut sahici entelektüel emek… Bunlar bizde hızla “boş işler” kategorisine yerleştirilir. Çünkü modernleşme tecrübemiz, emeği anlamla değil faydayla; değeri derinlikle değil dolaşımla ölçmeye şartlanmıştır.
Oysa her kültür, görünmeyen bir azınlığın omuzlarında yükselir. Bu bir aristokrasi değildir; tam tersine çoğu zaman gönüllü bir yoksunluk halidir. Tutkusunu verimli bir tarlaya eken, onu sabırla sulayan ve hasadı kendine saklamak yerine başkalarıyla paylaşan insanlar, toplumsal yapının en az konuşulan ama en hayati aktörleridir. Ne var ki bizde bu insanlar çoğunlukla ya romantize edilir ya da görmezden gelinir. Sistem onlardan faydalanır ama onları taşımaz; üretimlerini tüketir ama sürekliliğini garanti altına almaz.
Buradaki mesele yalnızca bireysel fedakârlık değildir; yapısal bir körlükten söz ediyoruz. Türkiye’de kültür alanı, kurumsal akıl ile toplumsal teveccüh arasında sıkışmış durumdadır. Devlet aklı kültürü araçsallaştırır, piyasa ise metalaştırır. Bu iki kuvvetin arasında kalan sahici kültürel emek, çoğu zaman birkaç kişinin kişisel direncine, ahlaki ısrarına ve neredeyse mistik bir sorumluluk duygusuna emanet edilir. Böyle bir zeminde sürdürülebilirlik değil, tükenmişlik üretiriz.
Modern toplumlar, kültürel üretimi bireylerin iyi niyetine bırakmaz. Çünkü bilirler ki kültür, bir sonuç değil; bir altyapıdır. Biz ise hâlâ kültürü “lüks”, entelektüeli “fazlalık”, düşünceyi “tehlikeli” ya da en iyi ihtimalle “gereksiz” görme alışkanlığından kurtulabilmiş değiliz. Bu yüzden aynı isimler etrafında döner dururuz; aynı dergiler, aynı çevirmenler, aynı editörler, aynı konuşmacılar… Yük hafiflemez, sadece omuz değiştirir.
Yine de bütün bu tabloya rağmen “neyse ki” diyebiliyorsak, bu, hâlâ bütünüyle çoraklaşmadığımızın işaretidir. Neyse ki bazı insanlar, karşılığını bilerek ya da bilmeyerek, yalnızca doğru olduğuna inandıkları için üretmeye devam ediyor. Neyse ki entelektüel emeği bir kariyer basamağı değil, ahlaki bir pozisyon olarak gören bir damar tamamen kurumuş değil. Ama bu “neyse ki”nin bir teselli cümlesi olarak kalması, uzun vadede bir övünç değil, bir iflas belgesi olur.
Asıl soru şudur: Bu azınlığın omzuna yüklenen kültürü ne zaman kamusal bir sorumluluk olarak düşüneceğiz? Ne zaman tutkuyu bireysel bir çılgınlık değil, toplumsal bir imkân olarak okuyacağız? Bu sorulara cevap vermediğimiz sürece, kültür alanındaki her başarı hikâyesi aynı zamanda sessiz bir başarısızlığı da içinde taşıyacaktır.
Üstelik bu mesele yalnızca kültürel alanla da sınırlı değildir. Daha derinde, daha geniş bir zeminde, “insan yetiştirme” meselesiyle iç içe geçer. Öğretmenlik, ustalık, hocalık, rehberlik, hatta iyi bir ebeveynlik… Kısacası insana emek verme iradesi, bugün neredeyse kültürel üretim kadar görünmez ve değersizleştirilmiş durumdadır. Çünkü çağ, sonuç üretmeyen emeği tanımaz; insan yetiştirmek ise en geç sonuç veren, en sabır isteyen iştir.
Bugün hız çağında yaşıyoruz ama insan yavaş yetişir. Bu yüzden insan emeği, performans tablolarına, niceliksel göstergelere ve kısa vadeli fayda hesaplarına kolayca sığmaz. Bir çocuğun zihninde açılan bir gedik, bir gencin ufkunda beliren bir soru, bir insanın hayata başka türlü bakmaya başlaması… Bunların hiçbiri ölçülebilir değildir. O yüzden de sistematik olarak değersizleştirilir. Bizde “nesli tükenmekte olan” şey çoğu zaman bir meslek değil, bir hassasiyettir: karşısındakini sadece bir araç değil, bir imkân olarak görebilme hassasiyeti.
Bu nedenle insan yetiştirenler de tıpkı kültür emekçileri gibi ya kişisel fedakârlıkla ayakta kalır ya da zamanla tükenir. Kurumlar onları taşımak yerine kullanır; sistem, insanı merkeze alanı ödüllendirmek yerine onu romantize ederek yalnızlaştırır. “Ne kadar idealistsin” cümlesi bizde çoğu zaman bir takdir değil, kibar bir uyarıdır: Bu kadar da ciddiye alma, bu kadar da derine inme, bu kadar da insan olma.
Oysa bir toplum, ancak bu tür emeklerle ayakta kalır. Kültür de insan da kendiliğinden çoğalmaz; biri aktarılır, diğeri yetiştirilir. Her ikisi de süreklilik ister sabır ister ahlaki bir ısrar ister. Bu yüzden insana emek edenler, aslında geleceğe yatırım yapanlardır ama bu yatırımın getirisi hiçbir zaman bugünün dilinde konuşmaz. Bugün alkışlanmazlar; yarın fark edilirler, çoğu zaman da çok geç.
Belki de asıl kriz, bu emeklerin kıymetini bilmemek değil; onları kamusal bir mesele olarak tahayyül edememektir. Kültürü, eğitimi, insan yetiştirmeyi hâlâ bireysel idealizmin omuzlarına bırakıyoruz. Sonra da bu idealizm tükendiğinde şaşırıyoruz. Oysa yapılması gereken, “iyi niyetli insanlar” aramak değil; iyi niyeti ayakta tutacak toplumsal ve kurumsal bir zemin inşa etmektir.
Aksi halde elimizde kalan şey yine aynı olacak: Birkaç yorgun insan, birçok ihmal edilmiş alan ve her seferinde yeniden söylenen aynı cümle: Neyse ki hâlâ bazıları var. Ama bir toplum, geleceğini “neyse ki”lerle kuramaz. Değil mi? Hoşça bakın zatınıza…