“Kapımı çaldın ya bugün de.
Ve ben açtığımda kanadını kapının, karşımda soğuktan büzülmüş ama sevgiyle bakan gözlerini gördüm ya” dedi kadın. Her seferinde çalan zilin sesine, kalbinin bütün sirenleri çalarak koşturduğunda. Bugün de geldin ya astımdan boğulduğun eksoz dumanlı caddelerden. Sağ salim gönderene bin şükür deyip bütün gün kıstığı sobanın ısısını, eşinin gelme saatinde açtığı o mutluluk masalında. Hava soğuk değildir ki.
O koşuşturmaların şehri olan evinde üşümüyordur ki. Hayat bir Kaf Dağı olup akmış, yokuşları merdivenleri çiçeklerle bezemiş. Çektiklerini, çıkarıp gönlünden şehrin yağmur ırmaklarına bırakmış. Geleni alıp da mutfak masasına. Yazdan hazırladığı, “dar-hane” çorbasını sanki her seferinde bir öncekinden daha lezzetli yapmak için uğraştığı, nane reyhan kokulu buğusu başında.
Eşinin asıl karısına acıyarak; “Ama bu akşamda taze ekmek aldırmadın bana, bak ekmekler bayatmış.” “Olsun, çorbamıza doğrarız, ben onları soba üzerinde nar gibi kızarttım.” Kocasından yana sıkıntı yoktur otuz yıllık masalı mutlulukla akmaktadır, şırıltılı derelerle yarışıp da. Lakin kızının arada ettiği laflardan yüreği sıkışmaktadır. İşte şimdi de dar-hane çorbasını görünce her zaman yaptığı gibi suratını asmış ve “yemiycem aç değilim” deyip mutfaktan çıkmıştır.
Elbet üzülmüşlerdir karı koca, daha güzel, daha pahalı bir yemeği yuvadan uçan evlatlarından sonra tek bekâr olarak kalan son çocuklarının önüne koyamadıkları için. Hele annenin kalbini çok yoran o cümleyi duyduğunda, sanki canı çıkacak gibi olmuştur yılların çizgi olarak doluştuğu yüzü daha fazla kırışmıştı.
“Aferin kıza, işte böyle bir bön bulup, kaz gibi milyarlarını yolmak gerek.
Düşünsene anne, kadın; yaşlı, paranın lordunu kafesliyor, her ay 125 milyar nafaka, Anadolu’da her ay bu para ile bir ev alınır be. Ne iş arama derdi, ne çalışma stresi, gel keyfim gel, yedi sülalen rahat eder be. Kimse için istemem hatta kendim için bile ama sizlerin rahat etmesi için ne kadar isterdim böyle bir enayi kafeslemeyi.”
Annenin yüreği daha fazla sıkıştı.
Kızının ellerini şefkatle tuttu.
“Tövbe de kızım.”
“Allah yazdıysa bozsun” de.
Biz dünyanın en zenginiyiz yavrum.
Babanla benim için şu sımsıcak, namuslu, şerefli, sadece helal rızkın girdiği kulübe; Karun saraylarından daha değerli. Fakat ben ölürüm böyle bir hayâsızlık, aklından bile geçerse. Yaşayamam, ayakta duramam. Hep sizin onurunuzla, namusunuzla, izzet ve şerefinizle ayakta kalacağınız günler için dua ettim, size mirasım bu temiz dualarımdır.
Eğer siz aykırı, yaban, cerahatli, kokuşmuş hayatlara özenir ve özlemcisi olursanız yaşayamam. Hayatım boyunca yozlaşmaya direndim, eğer senin yüreğine bulaştığını hissedersem.
Arzın üzerinde kalamam, ar duyarım, toprak olmayı dilerim. Parlak hayatlar, haysiyetli olanlarındır yavrum, itibar; çağlar boyu erdem ve ahlakadır. Annesinin bu konularda ne kadar hassas olduğunu bildiğinden kızı, onu üzdüğünden ve zaten çok hasta olan kalbini yorduğundan kederlenmiş; kalkıp şefkatle sarılmıştı bu onur abidesi kadına;
“Hiç öyle şey olur mu anne, ben kimin kızıyım. Bakma sen benim öyle dediğime, son günlerde bütün arkadaşlarımın dilinde, bu çok yüksek kârlı boşanma konuşulmakta.
Hatta okuldaki erkek arkadaşlarımız bile, ‘Hayatta kız olmak lazımmış, köşe daha rahat dönülmekte imiş’ diye bu nafakaya özenmeyen kalmadı.
Fakat çok duysam da bu öykünmeyi. Senin yaşadığın masalı, babamın seni tertemiz sevdiği o aşkı, yoksulluklara acılara karşın ben de istiyorum anne. Ellerimi yıkayayım, dünyanın en güzel yemeği olan tarhana çorbasını beraber içelim.”