İnsanların dinden çıkıp çıkmadığını, mezhep değiştirip değiştirmediğini veya Ehl-i Sünnet olup olmadığını sorgulamak ciddi bir sorumluluktur. Bir hatayı düzeltmek, hatalı gördüğümüz kişiyi dışlamaktan daha büyük bir görevdir.

EŞİNİN DİNDEN ÇIKTIĞINI DÜŞÜNENLERİN SAYISI ARTIYOR

İslam toplumunda zaman zaman eşlerden birinin diğerinin söz veya davranışlarından dolayı, “Dinden çıktı mı, nikâhımız düştü mü?” şeklinde sorular sorduğu görülüyor. Bu konuda aceleyle hüküm vermek son derece tehlikeli.

Bir insanın Müslümanlıktan çıktığına hükmetmek, basit bir mesele değildir. Özellikle eşler arasında yaşanan tartışmaların ardından söylenen bazı sözlerin doğrudan “dinden çıkma” şeklinde değerlendirilmesi, aile yuvasının dağılmasına kadar varabilecek sonuçlar doğurabilir.

Bu tür soruların arkasında farklı sebepler bulunabilir. Kimi zaman kişi zaten yuvasını dağıtmayı düşünür ve dini bir meseleyi buna gerekçe haline getirebilir. Kimi zaman ise kişinin ağır psikolojik sorunları veya aşırı vesveseleri, eşinin dinden çıktığına inanmasına yol açabilir.

Bir başka tehlike ise kişinin dâhil olduğu dini grup veya çevrede öğrendiği bazı bilgileri eşine karşı ölçü haline getirmesidir. Hiç kimse kendisini müftü yerine koyarak bir başka Müslüman’ın imanını sorgulama hakkına sahip değildir.

BİR MÜSLÜMAN’A “KÂFİR” DEMEK ÇOK AĞIR BİR SÖZDÜR

Bir Müslüman’ın başka bir Müslüman’a “kâfir” demesi son derece ağır bir meseledir. İslam geleneğinde bu konu “tekfir” olarak ifade edilir.

İnsanın bir söz veya davranış üzerinden hemen karşısındaki kişinin dinden çıktığına hükmetmesi doğru değildir. Çünkü kişinin kalbini ve niyetini Allah bilir.

Elbette İslam’dan çıkmaya sebep olabilecek açık inkâr durumları vardır. Allah’ı, peygamberi, Kur’an’ı, ahireti veya dinin kesin hükümlerini açıkça inkâr etmek ile bir ayeti farklı şekilde yorumlamak aynı şey değildir. Ancak bu ayrımların hükmünü herkesin kendi başına vermesi mümkün değildir.

Bu nedenle böyle ağır meselelerde ehil âlimlere danışılması gerekir. Bir Müslüman’ın hatasını görmek başka, onun imanını sorgulamak başkadır.

“Sen kâfir oldun” demek bizim asli görevimiz değildir. Doğruyu göstermek, hatalı davranışı uyarmak ve tövbeye davet etmek görevimizdir.

İnsanların mezhep veya itikadi durumlarını sürekli araştırmak da sağlıklı bir yaklaşım değildir. Çünkü kişinin kendi eksikliklerini düzeltmek yerine başkalarının hatalarıyla meşgul olması, zamanla bir takıntıya dönüşebilir.

AMAÇ İNSANI CEHENNEME GÖNDERMEK DEĞİL, KAZANMAK OLMALI

Bir Müslüman’ın hatasını düzeltmek, onu dışlamaktan çok daha değerlidir. “Bir hatayı düzeltmek, hatalıyı cehenneme atmaktan daha büyük bir görevdir.”

İnsanları uyarmanın da bir yöntemi vardır. Kur’an’da Hz. Musa ve Hz. Harun’a Firavun’a karşı dahi yumuşak söz söylemelerinin emredilmesi, tebliğ ve uyarıda üslubun önemini gösterir.

Aile içerisinde veya toplumda yaşanan dini tartışmalarda amaç karşı tarafı köşeye sıkıştırmak olmamalıdır. Sert tartışmalar, kişinin hatasından dönmesini kolaylaştırmak yerine onu daha fazla inatlaşmaya sevk edebilir.

Bazen bugün tövbe edecek bir insan, kendisine yapılan baskı sebebiyle tövbesini aylarca geciktirebilir. Bu nedenle inatlaşma başladığında geri çekilmek ve ortamın sakinleşmesini beklemek daha doğru olabilir.

Çünkü tartışmayı kazanmak her zaman insan kazanmak anlamına gelmez.

“Kaybetmek hiçbir zaman kâr değildir.”

Bir insanın doğruya dönmesini sağlamak, tartışmada galip gelmekten çok daha değerlidir. Allah’ın cehenneminin daha fazla dolmasıyla Müslümanların mutlu olması düşünülemez. Asıl hedef, insanları İslam’dan uzaklaştırmak değil, doğruyu göstererek kazanmaya çalışmaktır.

DİNDEN ÇIKMA GİBİ AĞIR HÜKÜMLERDE EHLİNE DANIŞILMALI

Bir kişinin gerçekten dinden çıkıp çıkmadığı konusunda kesin hüküm vermek sıradan insanların işi değildir. Böyle bir durumdan şüphe edildiğinde ehil bir müftüye veya âlime danışılması gerekir.

Özellikle karı-koca arasında yaşanan tartışmalarda eşlerden birinin diğerini kendi değerlendirmesiyle “kâfir” ilan etmesi son derece sakıncalıdır. Önce olay bütün yönleriyle anlatılmalı ve hüküm ehil kişilere bırakılmalıdır.

İslam’dan çıkmaya ilişkin açık bir durum varsa bile kişinin tövbeye davet edilmesi gerekir. Tövbeye kapı açmak, insanı köşeye sıkıştırmaktan daha doğru bir yöntemdir.

Müslümanların görevi insanların hatalarını tespit edip onların adeta sicilini tutmak değildir. Kendi imanımızı, amellerimizi ve ahlakımızı düzeltmek öncelikli sorumluluğumuzdur.

Allah’ın kulları olarak asıl derdimiz kendimiz olmalı; başkalarının imanını sorgulamak yerine onları doğruya ve güzelliğe davet etmeliyiz.

Aileleri parçalayacak, insanları İslam’dan uzaklaştıracak ve toplumda düşmanlık oluşturacak tartışmalardan kaçınmak gerekir.

Rabbim bizleri başkalarının hatalarını büyütmekten, tekfir etmekten ve ailelerimizi bu tür fitnelerden korumayı nasip etsin. Güzel bir Müslümanlık yaşamayı ve insanları kaybetmek yerine kazanmaya vesile olmayı hepimize nasip etsin.