Önceki yazıda, Kant’ın “Eğitim Üzerine” adlı eserinin çevirisinin “Sunuş”undan alıntı yapılmış ve devamı sonraki yazıya bırakılmıştı. Çünkü yazıya ayrılan sınırı gözetmek gerekiyordu. Ayrıca alıntı yapılan yazının vurgulamaya çalıştığı anlamın ve değerlendirmenin bütünlüğünü sağlayan ifadeyi korumak önemliydi. Onun için özet biçiminde vermek yerine, alıntı yapılan yazının üslubunun da duyumsanması istenmiştir. “Sunuş” yazısı şöyle devam ediyor:

“Bu yeni ‘furya’ya dönecek olursak, şu basit sorular -çünkü daha fazlasını hak etmez- onun deşilmesine herhalde katkıda bulunacaktır: Kendisini hangi belirtilerle hissettirmekte, ne gibi özelliklerle göstermektedir bu dalga? Hangi saikler ona yön vermektedir ve o neyi yönlendirmeyi hedeflemektedir? Neyin dışavurumu, neyin habercisidir bu sloganlar?

Dört beş yüz yıldan beri özgürlüğüne yapılan vurgu hiç ihmal edilmeden insanın insanlığıyla uğraşılmakta.

(…)

Sorulsa ‘bütün bunlar ne içindi?’ diye, alınacak cevap hemen hemen şunun gibi bir şey olacaktır: Dört bir yandan zincirlerle, prangalarla bağlıydı insan, özgürleştirildi; yaşadığı dünya ‘büyü ve efsunlarla kaplı’ydı, (emsalsiz bir kıyıcılıkla ve hunharlıkla) bu dünyanın ‘büyüsü bozuldu’, efsunları dağıtıldı; hayvanca ‘sevki tabiler’le hareket ettiği söyleniyordu, ‘büyüsü bozulan’ dünyada bundan böyle akli saiklerle hareket etmesi sağlandı vb.

Aslında bunlar insanın özgürleşmesi için değil, ama tersine ferdiyetinden edilip sürüleştirilerek daha rahat sevk ve idare edilebilmesi, insanın keyif ve hevesine -ki meselenin can alıcı noktasıdır bu- kul köle edilebilmesi için uygulamaya sokulan projelerdi- bugünlerde sık sık sözü edilen ‘zihin denetimi’ ne ile, hangi anlayış sayesinde mümkün olabildi? Çünkü özgürlük özle gerçekleşecek bir şeydir. Eğer gerçekten özgürleşmiş olsaydı insan, özü gür olması gerekirdi, şimdiki gibi cılız, mecalsiz, takatsiz hakikatsiz değil.

Dünyada gördüğü her şeyi, en sıradanından en yüce ve kutsal olanına kadar, pazarlanacak bir meta olarak algılayan ve böylelikle insanın tarih içerisinde eşyayı algılayış serüveni bakımından düşülebilecek en umutsuz seviyeyi işaretleyen Amerikan zihniyeti atalarının (zannedilenin aksine) sadık bir mirasçısı olduğunu gösterdi ve sonunda dünya düşünce tarihine yaraşır bir bilim(!) armağan etti, çünkü mensuplarının dünya tasavvurudur uygarlıklara yön veren. Bu bilim insanın sırf yarar ve menfaat saikiyle varolanların üzerine daha da azgın ve arsız bir şekilde çullanmasını, üstelik bu kez daha önceden olduğu gibi onları inceden inceye tetkik ve tahlil maksadıyla değil, doğrudan pazarlama ve paraya tahvil etme amacıyla atılmasını öğretmekte ve öğütlemektedir.

Bu bilimin tasarladığı dünyada insan ancak pazarlayabildiği kadarıyla vardır. Ve önce kendisini sonra başkalarını. Gözü çıkarından başka bir şey görmeyen, bu uğurda bildiğinden şaşmayan, bocalamayan, zerrece kendi içine dönme lüzumu duymayan, bütün sevki tabilerini, dizginlemek bir tarafa, deniz suyuyla susuzluğunu gidermek isteyen birinin dinmeyen susuzluğuyla inadına kamçılayan, olabildiğince haris ve muhteris, acımasız ve merhametsiz birisi olması gerekir bu insanın.

(…)

Fakat bu ülkede mutlaka ve her ne pahasına olursa olsun gözü kâr-maliyet hesabından başkasını görmeyen, hırslarının gözünü kör etmesinden ötürü burnunun ucundan ötesini görmediğinden hatta “maliyet”i bile bihakkın hesaplayamayan bu “pazarlamacılar”ın önünün alınması gerekir. Ağızlarının suları akarak telaffuz ettikleri “kaynaklar”ın her ne suretle olursa olsun bunların eline bırakılmaması lazım. Hele kamu gücünün yanına bile yaklaştırılmaması, aldıkları “işletme sertifika”larıyla kolaysa kendilerini işletenleri işletmeleri için onları nerede aldılarsa oraya gönderilmeleri gerekir böylelerinin. Ve üniversitelerin sefaletinin bir nebze olsun önüne geçilmek isteniyorsa eğer, Amerikan üniversiteleriyle “angajman”larının behemehal iptali ve bunun yanı sıra neredeyse bilimlerin kraliçesi -bir zamanlar teolojinin, ardından felsefenin taşıdığı- ünvanını almaya ve onun tahtına oturmaya namzet “işletmeciliğin” eski yerine iadesi gerekir.” (Kant, age, s. 8-9-10)

Somut örneğiyle dünya kamuoyunun seyreylediği söz konusu kişiliğin ve zihniyetin anlatımını kendi içinden çıkan yazar John Dos Passos (1886-1970) şu romanlarında trajik bir üslupla anlatmıştı: “Önemli Adam (Bir Numara)”, ç. Nurettin Özyürek, Varlık Yayınları, İstanbul 1962; “A.B.D.1919/A.B.D. 42. Enlem”, ç. Oya Dalgıç, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2012.