Beğenelim veya beğenmeyelim, Türkiye , son dönemi hariç tutarsak, dış politikada gücünün farkında olarak hareket etme yolunu seçmişti. Elbette ki, bu strateji sonuna kadar doğrudur denemez, hatta birçok meselede de pasif kalınmasına yol açtığı da olmuştur. Ancak, yine de Türk hariciyesi, belli bir standardı muhafaza ederek ve en önemlisi de “haddini bilerek” uygulanmıştır.

Elbette ki, özellikle de bir imparatorluk bakiyesi olmamızın da büyük etkisiyle, “eski güzel ve güçlü günlerdeki” gibi daha aktif olunmasını diliyoruz zaman zaman. Ancak bunu yaparken, elinizdeki gücü ve imkanlarınızı hesaba katmazsanız işler karışıyor. Üstüne üstlük bir de, dost ve müttefik saydıklarınızı iyi seçemez ve onlara fazlasıyla angaje olursanız, durum tamamen çetrefil bir hal alıyor.

Türk hariciyesi, başta ABD ve AB meselesi olmak üzere, kendisini mahdut bir alana sıkıştırdığından mütevellit, hareket alanımız da fazlasıyla daralmış oluyor. Dış politikada denge politikası gibi sözler söyleniyor, ancak fiiliyatta dış politikanın ekseni fazlasıyla Batı’ya doğru kaymış görünüyor.

Özellikle de karşı karşıya bulunduğumuz tehdit ve risklerin Batı emperyalizmi kökenli olması dikkate alınınca, dış politikada çok fazla seçeneğimiz de kalmıyor. Öyle olunca da icraat yerine bolca “iddialı, sert ama neticesiz söylem” kalıyor elimizde.

AB ile tam üyelik meselesinde, karşı tarafın eşi benzeri görülmemiş tarzdaki isteksizliği, çifte standardı, aleni “almayacağız” tavrına ve Türkiye aleyhtarı hemen her oluşumu, girişimi ısrarla destekleme vukuatlarına rağmen, kalkıp da “Bu masadan biz kalkmayız” demek, ciddiye alınma ihtimalini de iyice düşürüyor haliyle. Daha yeni bir olaydan örnek verirsek; Avrupa Konseyi, Strasbourg’daki binasının personel otoparkını bir süreliğine bölücü terör örgütü mensuplarına tahsis ediyor mesela. Garp cephesinde değişen bir şey yok!

Son günlerin en sıcak meselesi olan ABD ile yaşanan kriz de ayrı bir fasıl. Türkiye’deki istisnasız hemen her darbenin destekleyicisi, planlayıcısı, Türk askerinin başına çuval geçirmek gibi hayli derin mesajları içeren bir kaba eylemin faili, terör örgütü YPG / PKK ’ya 3000 tır silah, mühimmat ver malzemeyi “alenen” göndermekle zaten “mesajını vermiş” olan ABD, bugün de bir başka koldan bir mesaj ulaştırıyor muhtemelen. Bizim tavrımız “İyi ama biz müttefiktik hani” düzeyinde kaldıkça ve büyükelçi gibi bir ABD dışişleri memurunu günah keçisi olarak görmekten ileri gitmedikçe daha çok “mesajlar” gelecek gibi duruyor.

Meselenin temel noktası ABD’ye haddinden fazla angaje olmamız değil mi? Bu tespit yapılıyor mu peki? Hayır! Herkes bir an önce vize sorunu çözülsün, iş tatlıya bağlansın noktasına varmış durumda bile. Halbuki, tam da bu atmosferde “nasıl olur da çıkarları, bizimkilerle çelişen ve hatta bizim güvenliğimizi tehdit eden ABD ile nasıl müttefik oluruz?” sorusunun tartışılması gerekmiyor mu? Yoksa gerçekten de “ebedi dost ve müttefik” olduğumuz iddiası, “aksi bile iddia edilemeyecek kadar” içimize işlemiş durumda mı?

Dış politikada “denge politikası” izliyoruz deniyor ama nedense o “denge” hiçbir ülkeyle olan ilişkilerde görülmüyor. Rusya ’yla ya savaşın eşiğine geliyoruz ya da birden bire haddinden fazla samimileşiyoruz. ABD ile, Avrupa ile olan ilişkilerimiz de aynı ifrat-tefrit sarkacında salınıp duruyor. Ortayı bulamıyoruz, öyle olunca da daha fazla savrulmak kaçınılmaz oluyor.

Tarihten aparılan kavramlarla kendimizi kandırmaktansa, daha neticeye yönelik adımlar atalım. Mesela, Ortadoğu’nun istikrarsızlaşmasının baş amili olan ABD’yi toprağımızdan çıkaralım. Ticaretimiz, münasebetlerimiz sürsün ama “evimizin salonundan” def edelim.

1975’teki gibi ABD üslerine el konmasını kimse beklemiyor ama sivrisinekle mücadele için de bataklığı kurutmanız gerekir.