Geçtiğimiz haftalarda TÜİK tarafından kişi başı milli gelir rakamı açıklanmış ve 18 bin doları aştığı ifade edilmişti. Elbette, veriyi irdelemeden, olduğu gibi kabul edince ortada müthiş bir başarı hikayesi olduğu algısı verilmek istendi. Ancak birkaç cılız açıklama haricinde bir çaba da söz konusu olmadı.

Muhtemelen, siyasi iktidar ve politika yapıcılar da buradan bir siyasi rant çıkarmayı düşünmüşlerdir. Ancak, ekonomik tablonun yıllardır hiç düzelmeyişi, enflasyon ve hayat pahalılığının artık vaka-i adiyyeden olması ve uygulanan enflasyonla mücadele programına rağmen ortada adamakıllı bir sonucun olmayışı, ücretle çalışan milyonların ay sonunu getirmek dışında bir hayat gailesinin kalmaması, imalat sanayinin ve ihracatçı kesimlerin ne zamandır zorda olması gibi birçok husustan mütevellit, 18 bin dolarlık milli gelire dair büyük bir algı harekatı söz konusu olmadı.

Bu yönde en ısrarlı çaba Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’ten gelmiş olabilir. Ne zamandır piyasa gereğinden ve adil fiyattan uzak olduğu herkes tarafından bilinen, ancak yüksek sesle söylenmekten de çekinilen bir husus olan “baskılanan döviz kuru”na göre yapılmış bir hesabın hiçbir güvenilir yanı olmadığını bilerek, yine de buradan bir başarı hikayesi çıkarmaya çalışmak da ayrı bir başarıdır(!) belki de.

Bakan Şimşek, geçen haftada, “küresel yatırımcılara” seslenip, "Kişisel servetinizi Türkiye'ye getirirseniz yurt dışından elde ettiğiniz gelirden %100 vergi muafiyetiniz olacak. Aslında burada neredeyse tamamen vergisiz bir ortamdan bahsediyoruz. 20 yıllık muafiyet çok uzun bir süre.” gibi tartışmalı bir açıklama yaparken; o açıklamanın bir yerinde de “Dolar bazında dünyanın en büyük 11’inci ekonomisiyiz. Kişi başına neredeyse 50 bin dolarlık bir alım gücünden bahsediyoruz. Dünyada böyle bir ülke bulmak kolay değil.” sözlerini sarf etti.

Bakan Şimşek, bir kez daha “baskılanan” yani gerçeği yansıtmayan dolar kuruna göre yeni bir sınıflandırma kategorisini gündeme getirdi ve buradan hareketle “en büyük 11’inci büyük ekonomi” gibi afaki bir şeyden bahsetti. Aynı zamanda da nereden geldiği belli olmayan “50 bin dolarlık alım gücü” gibi bir şeyi ortaya attı. İkisi de birbirinden tartışmalı, hangi ülkenin gerçeğini yansıttığı belli olmayan, istatistikleri evirip çevirip de bir yerinden bir şeylere benzetilmeye çalışılmış gibi duran iki acayip örnek!

Bu noktada Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan’ın Şimşek’e yönelik “Emeklinin 20 bin lira, asgari ücretlinin 28 bin lira aldığı, iktidarın da 50 bin dolarlık alım gücü olduğuna inandığı bir ülke bulmak gerçekten mümkün değildir.” sözleri de meselenin ne kadar absürd bir hal arz ettiğine işaret ediyor.

Şimşek’in yurt dışından getirilecek paralara “yüzde 100 vergi muafiyeti” gibi bir şeyi de çok matah bir şeymiş gibi takdim etmesi de hayli tartışmalıdır. Yabancı yatırımcı denen kişileri cezbedebilmek için bir de “tamamen vergisiz bir ortam” gibi bir ifade kullanmak, en basitinden halka saygısızlıktır. Madem böyle bir imkan olabiliyor, o halde bu ülke vatandaşları da birkaç yıl vergi ödemesin veya sırtlarındaki vergi yükü hafifletilsin o zaman.

Yani buradan şöyle bir sonuç çıkıyor. Bu kadar uç örnekler ve söylemlerde bulunulması, ekonomi politikalarının başarısından ve ekonomik tablonun düzelmesinden umudun kesildiği, dikkatleri başka taraflara çekmek için de çarpıcı birtakım ifadelere başvurulduğu gibi bir durum var sanki. “En büyük 11’inci ekonomi” veya “kişi başı 50 bin dolar alım gücü” gibi “gözlerdeki ışıltı” tarzındaki söylemler bu amaca hizmet ediyor gibi.

Öte taraftan da yabancı yatırımcı denen ve kimler olduğu, parasının kaynağı bilinmeyen zevata yönelik “20 yıl sıfır vergi” türünden söylemler de kasada para olmadığı, yaklaşan seçim öncesinde de popülist ve seçime yönelik hamleler için de kaynağa ihtiyaç olduğu izlenimi uyandırıyor.

Sözün özü, “rasyonaliteye dönüş” diye göreve gelen ekonomi yönetimi, uyguladığı ekonomi politikasında başarı elde edemeyerek başladığı yere dönmüş görünüyor.