Türk ekonomisinin kendine has bazı özellikleri, defoları, yapısal kusurları olduğu gibi, Türk toplumunun da kendine has bazı hasletleri var. Türk ekonomisi, katma değeri yüksek mal ve hizmet üretme noktasında gereken altyapı ve donanıma sahip olamadığından ötürü hammadde ihraç edip nihai mal satın alıyor ve dış ticarette sürekli açık veriyor. Buna içeride yeterince sermaye birikimi olmaması ve dış kaynak ihtiyacı da eklenince cari açık sorunu ortaya çıkıyor. Bu sorun, devamlı surette dışarı kaynaklı bir açığa neden oluyor ve açık finansmanı da ekonominin ciddi meselelerinden birine dönüşüyor.

Benzer şekilde yüksek enflasyon da Türk ekonomisinin en ciddi sorunlarından birisi olarak on yıllardan beri sürüyor. Enflasyon hem fiyatları aşındırıyor, hem reel gelirleri kemiriyor, hem de para biriminin kıymetini azaltıyor. Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin uygulanmaya başlandığı son 8 yıllık süreçte bile TL’ye en azından bir sıfır daha ilave edildi. Bu süreçteki fiyat artışları incelendiğinde korkunç bir durum ortaya çıkıyor.

TÜİK verilerine göre, Haziran 2018 ile Haziran 2026 arasındaki dönemde resmi kümülatif tüketici enflasyonu yüzde 1057,66 olarak gerçekleşmiş. 2018 yılı Haziran’ında 100 TL'ye alınan bir mal ve hizmet sepeti, 2026 yılı Haziran’ında yaklaşık 1157 TL'ye yükselmiş. Yani fiyatlar yaklaşık 11 kat artmış. Paraya bir sıfır daha eklenmiş TÜİK’e göre bile.. Bu yeni sistemin uygulandığı dönemdeki ekonomi politikalarının başarısından bahsedilebilir mi bu koşullarda?

Türk ekonomisinin bir diğer defosu bozuk veya tam tabiriyle adaletsiz gelir dağılımıdır. En zengin yüzde 20 ile en yoksul yüzde 20 arasındaki fark ortalama 7,5-8 kattır. Toplumun en yüksek gelire sahip yüzde 20'lik kesimi, toplam gelirden yüzde 48 pay, yani yarısını alırken, en düşük gelire sahip yüzde 20'lik kesimin toplam gelirden aldığı pay ise yüzde 6,4’tür.

Elbette ki bu gayet ortalama bir rakamdır ve gerçek tablo 28 bin lira alan milyonlarca asgari ücretliyle, 23 bin 500 lira alan milyonlarca emekliyle, yoksulluk sınırı olan 115 bin lirayı rüyasında bile göremeyen milyonlarla somutlaşmaktadır.

Adaletsiz gelir dağılımını düzelmesi bir yana, uygulanan faizciden yana kemer sıkma politikalarıyla orta gelir grubu, yani orta direk de fakirleşmekte, toplumun büyük bir bölümü yoksullukta eşitlenmektedir. Bir gösterge ücret olması gerekirken temel ücrete dönüşen asgari ücretin, iş gücü piyasasının hakim ücreti olması da bununla ilintilidir.

Türk ekonomisi krizlerle haşır neşir olmaya ve sonrasında kısa sürede toparlanmaya da alışkındır. Türk toplumu da benzer şekilde kriz olgusunu diğer toplumlara göre daha kendine has şekilde yaşamaya alışmıştır. Ancak bu çok da olumlu bir durum sayılmamalıdır. İnsanların önce garipsedikleri fiyat hareketlerini ve seviyelerine bir süre sonra alışmaları, yani fiyat değişimlerine duyarsızlaşmaları neticesinde krizle yaşamaya alışmaları, pek de olumlu sayılamaz.

Bu fiyat duyarsızlığı, uygulanan yanlış politikalara da gereken tepkiyi verememeyi beraberinde getiriyor haliyle. 3 senedir süren bir kemer sıkma programının manasızlığını da, kısa sürede süratle yaşanan toplumsal fakirleşmeyi de, yoksuldan zengine servet transferini ve alenen sefalet ücretine indirgenen emeklileri, yoksulluk sınırının altına razı olması beklenen milyonlarca çalışanı da önemsememeyi beraberinde getiriyor.

Son 8 yılda tüketici fiyatlarının resmi verilere göre bile yüzde 1057 artması, yani paraya bir sıfır daha ilave edilmesi kanıksanamaz. Bunu bile dert etmez hale gelen bir toplum, kendi meselesine dahi yabancılaşmıştır ve böylesi bir kriz ötesi hale alışmak da olumlu bir haslet sayılamaz.

Ekonomideki bu net başarısızlık doğrudan insanların hayatını, nesillerin geleceğini etkilerken bu duruma alışmak, yapılabilecek en büyük hatadır ola olsa. Kötü gidişe ve vaziyete alışılmaz, krizle, ekonomik buhranla vs birlikte yaşanmaz. Yapılması gereken tek şey, onu düzeltmeye ve onarmaya çalışmaktır. Aksi takdirde insanların hayatı, geleceği yitip gitmektedir.