Daha önce de yurt yangını yaşadık.

Hiç ders olmadığı aşikâr.

12 canımız gitti, sebep ihmal.

İşini kötü yapanların ülkesinde insanlar kurban gibi sıra beklemekte.

Yaşam odası olmadığı için madenler bir mezar gibi işçilerimizi yutmakta.

Tersane işçilerinin koruması yapılmadığı için peş peşe ölümler yaşandı.

Demir parçası arabaları ellerine geçirenler bir canavara dönüşüp dünyanın en masum insanları olan yayaları biçmekte.

12 canımızı yitirdiğimiz yangında da gerekçe aynı.

İşini kötü yapanların ülkesinde, malum sebep olan “ihmal canavarı” 12 yavruyu, yaşamdan kopardı.

Bilirkişi raporu, ihmalin konturlarını bir utanç belgesi gibi çizmekte;

“Yangın merdiveninin kapı kolu olmadığı için çocuklar kaçamadı. Elektrik panosundaki şalterler eskiydi. Kaçak akım rölesi olmadığı için yangın önlenemedi.”

Şimdi kimileri, “o çocukların o yurtta ne işleri vardı”, sorgulamasında.

Sanki çocukların çok iyi imkânları varmış da koşa koşa o yurda gitmişler gibi. Cenazelerini gömmeye bile ne kadar güçlükle götürdükleri kuş uçmaz kervan göçmez dağ köylerinde başka olanakları varmış gibi.

Kendi imkânlarını herkeste var zanneden haramzadeler için, yurdun görüşü öne çıkarılıp hırpalanmakta. Oysa ortadaki ihmal, bizim toprakların makûs talihi, miskinlik, tembellik, ihmalkârlık genel karakterimiz.

O mini mini kızların hayalleri okumaktı; kıt imkânlarla o dağ köylerinde nasıl okuyabilirlerdi, aileler arayışa girip bütçelerine en uygun olarak o yurdu bulmuşlardı.

Hayırseverlerin yardımları ile ayakta duran bu yurtlara bakın bakalım bir tane zengin çocuğu bulabilir misiniz? Mahalleli teyzelerin börek çörek yardımları ya da bağlılarının kermeslerle, gönlü genişlerin teveccühleri ile ayakta duran bu yurtlarda; kendi evlerindeki kıt imkânların bir gömlek ilerisi olduğu için o çocuklar kanatlanıp uçup orada toplanmışlar.

Hayallerini süsleyen öğretmen, hemşire, doktor olup yurdun dört bir yanına dağılacaklardı.

Olmadı.

Batasıca genetiğimiz olan ihmalkârlık; Semanur, Cennet, Bahtınur’u çok erken vakitte cennete uçurdu.

Artlarında acılı aileler, kardeşler, anne-babalar ve insanlığa hiç yakışmayan ihmal kemendini boynumuza takıp gittiler.

Ablasını rol model almış onun gibi okumayı murat etmiş küçük bir kız çocuğu;

“Ablamı bir daha göremeyecek miyim”, diye sormakta, ölümün ne olduğunu bilmeyen küçük kardeşler, ablalarını uğurladı.

Anne babalar yaşadıkları yoksulluktan kurtulmaları için okumaya gönderdikleri evlatlarının yangından tanınmaz olmuş bedenlerine sarılamadı bile.

Anne, hangi tabuta kapanacağını şaşırmış dünyanın en acı sorusunu sordu: “Bu mu benim çocuğum”.

İşini iyi yapmayanların ülkesi burası.

Yurtların yılda iki kez denetleme zorunluluğu var. Ancak denetimler kâğıt üzerinde kalmakta. Yönetmelikte zorunlu tutulan standartlara uyulmamasına göz yumulmakta.

Biz böyleyiz, tembel bir milletiz, layıkıyla çalışmayız, müfettişler gitti mi, gitti, harcırahlarını aldılar ama orada bir tur atıp yiyip içip muhtemelen kâğıt üzerinde sordukları sorularla mutmain oldular.

Yangın talimatına uyuluyor mu diye o merdivenin kapı koluna kadar azıcık zahmet etselerdi, incileri dökülmez, tüm bu acılar belki de yaşanmazdı.

Yürekleri tutuşturan yangın bu kadar büyümezdi.