Birkaç yıl önce, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi imzasıyla matbu bir mektup aldım. Pek çok basın mensubuna gönderildiği belli olan bu mektupta ilk cümle şuydu: "İnsan bedensel, toplumsal ve psikolojik bir varlık olup çevresi ile de bir bütündür." Bu bütünlüğün korunması için kamuoyuna çağrı yapılıyor ve ruh sağlığı bozulmuş insanlara "deli, manyak" ve "Ruh Sağlığı Klinikleri"ne de "Tımarhane veya Akıl Hastanesi" gibi ifadeler kullanılmasının sakıncaları üzerinde duruluyordu. Bu ifadelere basın organlarında yer verilmemesi için duyarlı olmaya, gerekirse çevrenin de uyarılmasına dikkat çekiliyordu. Bu anlamda, yaralanmış insanları bir de medya terörünün vurduğu söylenmek isteniyordu. Belki de en vurucu darbe budur
Halk arasında "el-âlem kaygısı" olarak bilinen ve insanlardan utanmayanların Allah tan da korkusu olmadığına dair kanaatler çevre kaygısının ne kadar köklü olduğu ifade eder aslında. Her türlü geleneksel kaygının yok sayıldığı bu dönemde, medya denilen yedi başlı ejder tek korku oldu. Haklı haksız sebeplerle medyanın ağzına düşen insan, arslanın ağzına düşmüş gibi perişan oluyor
Medyatör mü daha tehlikeli terminatör mü
Gerçekten de yaşadığımız günlerin en büyük meselesi, insanların medya terörü karşısında ruh sağlığının bozulmasıdır. Bu dikkati yalnız ruh sağlığı bozulmuş insanlara karşı değil, herkese karşı göstermek bir insanlık görevi olduğu halde, çağdaş dünya medyası, sanki insanlara yönelik her türlü şiddetin haberini daha da şiddetle ve psikolojik bozgun yaşanacak hale getirerek vermeye özen gösteriyor. Bunun dozu da giderek artıyor. Özetle, ölümü gösterip sıtmaya râzı etmeye çalışıyorlar.
"Önce insan sonra gazeteciyim" diyerek söze başlayanlar bile insanlığa sığmayacak bir söylemi günlük yazılarında kalıplaşmış ifade halinde kullanmaktan çekinmiyor ve sanki kariyerlerini bu tür saldırganlıklarla pekiştiriyorlar. Halbuki bu insanların üslûbuna en yakışan ifade bence şu: Önce savaşçı sonra gazeteciyim...
Terminatör ne kadar yok edici bir kavramı ifade ediyorsa, bu ülkede medyatör de öyle oldu
Ülkemizde marjinal hale gelen bu meslek mensuplarının çoğuna da bu ifade yakışır doğrusu.
Meşrutiyet döneminden beri gazeteciler hep şiddetin içinde oldular. İkinci Abdülhamid e karşı menfi propaganda o hale gelmişti ki, Tevfik Fikret ülkesinin sultanına karşı bir Ermeni teröristinin yaptığı suikastın başarılı olamamasından doğan üzüntüsünü bir manzumesine konu edinir: Bir ân-ı Teehhür, yani bir anlık gecikme Ona göre bir anlık gecikme ile Sultan belâsı yaşamaktadır.
Sultan Abdülhamid e medyatik düşmanlığın şiddeti o hale gelir ki, A. Cevdet Paşa nın başkanlığındaki mahkemede Sultan Aziz in katline sebep olduğu için idama mahkum edilen ve cezası Taif e sürgüne çevrilen Mithat Paşa yı boğdurtmakla suçlanır, bu yetmez gibi yüzlerce Harbiye talebesini boğdurup denize atmış bir gaddar olarak anlatılır. Sonraki yıllarda pek çok cinayete adı karışan İttihatçılar, Galata Köprüsü üstünde muhalif gazeteci vurdurur, idam sehpaları kurar ve aynı suçlamalarla karşılaşırlar. Şiddet yoluyla iktidara geldikleri gibi şiddetle giderler ve hepsi öldürülür.
Darbecilerle işbirliği yapan gazeteciler başka ülkelerde de belki vardır, ama cuntacılığa bizdekiler kadar alkış tutan medya mensubu dünya basın tarihinde az görülür. İstiklâl Savaşı nda menfi tutumundan ötürü linç edilen Ali Kemal kadar ona düşman olanlar da kalemlerini silahtan öteye yargısız infaz aracı gibi kullanırlar. İzmir Suikastı ndan sonra çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu, resmi ideoloji yanında yer almayan gazetecileri İstiklâl Mahkemeleri nde yargılamaya zemin hazırlar. Basın hürriyetine rağmen, şiddeti dâvet eden üslûp her zaman basın mensuplarına özgüdür.
Bizde ihtilâlleri dâvet eden de, ona methiyeler düzen de maalesef basın mensupları olmuştur.
Et Balık Kurumu nda üniversite gençliğini kıydırıp öldürdüğü iddia edilen Menderes in suçu ile Harbiye talebelerini öldürüp Sarayburnu ndan denize attığı söylenen Sultan Abdülhamid in suçu aslında aynıdır: Medyanın menfaatlerine aykırı davranarak milli menfaatlere sahip çıkmak! Menderes i astıranlarla asanları alkışlayanlar da maalesef Türk medyasıdır. Bu medya gözünde, suyu getiren suçlu, testiyi kıran kahraman olmuştur. Bu ülke demokrasisinin en büyük ayıbı belki de medya.
Terörizmin en kötüsü
Magazin yayınıyla özel hayatı ortadan kaldıran medya kahramanlarından "asker kızı" Semra Hanım ile oğlu Ata ve babası Hamit Türk ün başına gelenler tam bir sanal hayat felâketidir. Semra Hanım ın ortaya koyduğu durum, yanlış trafikte doğru kural uygulama çabasıdır. Oğlu ile kocası ise nasıl bir dünyada yaşadıklarını bilemeyen ve sanal hayatın kurbanı olan zavallılardır
Terörist sayılabilecek kadar şiddet yanlısı olan medya mensupları, günlük olaylarla politik çatışmalar konusundaki görüşlerini bile, canlı yayında savaş cephesinden haber verir gibi yazıyor; kalemlerini kılıç, daktilo veya bilgisayar tuşlarını da tetik gibi kullanıyorlar. Bunun basın hizmeti veya iletişim faaliyeti ile uzaktan yakından alâkası olmadığı ortada. Fakat işin tuhafı, böyle yaparak daha çok para ve itibar kazanıyorlar. İşini efendice yapanlar, sanki bu meslekte dikiş tutturamıyor.
Körfez Savaşı nda CNN televizyonunun yaptığı canlı yayının bir benzeri, Afganistan la Irak ı işgal maksatlı ABD saldırısı sırasında bizim medyada görüldü. Bu dönemde El-Cezire televizyonu gerçekleri dünya kamuoyuna karşı anlatmaya başladığında kapattırmaya çalıştılar. Kudüs teki olaylarda İsrail i masum göstermek isteyenler de benzeri bir tarzda Filistinli gençleri câni gibi göstererek devlet terörünü saklıyorlar. Şiddet olaylarında zalimlerle mazlumlar aynı durumda gösterilerek sürekli bombalanan şehirlerdeki ölen insanlarla dünyada yaşayan herkesin psikolojisi bozuluyor...
Seçim atmosferini savaş atmosferine çevirecek insanların yaptıkları aslında psikolojik bir savaş. Böylece, darbe tehditleriyle yapılmak istenen, halkı sindirmek ve belli sonuçları elde etmek...
Evet, kalemini silah gibi kullananlarla savaştan başka çözüm olmadığını düşünenlerin çok az farkı var! Kim yaparsa yapsın, rüzgâr eken fırtına biçer ve şiddet şiddeti çağırır. İnsandan daha etkili silah yok çünkü. İnsanlara kötü davranırsanız, bu davranışın size karşı dönmesi kaçınılmaz...
Ortada basın ahlâkı veya "medya etiği" diye bir şeyden eser olmadığı görülüyor. İşin tuhafı, bu medya mensupları medyadan şikâyeti de kimseye bırakmıyorlar. Her fırsatta timsah gözyaşları