Okullar açılıyor, 20 milyona yakın öğrenci ders başı yapacak. Bunun ekonomik vaziyetteki karşılığı aileler için masraf kalemlerinin artması, çocuklarının beslenmesine, giyimine, kitabına, ders malzemelerine ayrılacak bütçenin aileleri giderek daha da zorlaması, maddi imkansızlık yüzünden yüksek öğrenimi bırakmak zorunda kalan yüz binlerce öğrencinin varlığı oluyor.

Sosyal devlet olmanın bir gereği olarak vatandaşlara ücretsiz ve eşit şartlarda sunulması gereken eğitim, sağlık, adalet gibi temel hizmetlere erişimin hiç de kağıt üstünde olduğu gibi kolay ve adilane olmaması maalesef bizim gerçeğimiz.

Toplanan vergilerin büyük bir bölümünün dolaylı vergiler olması ve halka yansıtılması, insanların cebine dahi girmeden “kaynağından” kesilmesi ve ÖTV gibi “son derece ekstra” bir gelir kalemine rağmen hala bütçesi açık veren bir ekonomiyiz. Açık veriyor çünkü “borcu borçla ödemek” için borçlanıyor ve faizcileri, rantiyeyi ihya ediyoruz. Halktan toplayıp faizcilere sunuyoruz.

Öyle olunca da, koskoca Bakanlık, okulların ihtiyacı olan malzemeleri bile temin edemiyor ve çocuklarını kayıt yaptırmak isteyen velilerden istenen A4 kağıt, tahta kalemi, posta pulu gibi şeyler istenebiliyor. Bunun izahı olamaz.

Siyasi iktidara kalırsa enflasyon düşüyor, yoksulluk geride kaldı ama okula öğrenci kaydettirirken okula A4 kağıt, posta pulu vs bile veliden isteniyor. Devlet okullarının en temel masraflarını bile karşılayamayan kamu idaresi diğer yandan “dünyanın en büyük adalet sarayını” yaptırmakla övünüyor! Adalet, sadece mahkeme salonlarıyla sınırlı değil oysa. Hakkaniyetli bir gelir dağılımı bile “adil yönetimin” neticesi halbuki.

Ücretli kesimler, esnaf, sanatkar, çiftçi, emekli derken mevcut ekonomik gidişattan mağdur olmayan ve hoşnut olan hiçbir kesim yok. Sadece ve sadece rantiye, faizciler ve “sebepsiz zenginleşen” kaymak(!) bir tabaka vaziyeti olumlu karşılıyor.

Türkiye’nin her bölgesinden çiftçiler, ürünleri para etmediği ve artık dayanacak güçleri kalmadığı gerekçesiyle protestolar düzenliyor. Üreten, adeta ürettiğine pişman halde, kara kara ne yapacağını düşünüyor. Binbir masrafla ve güçlükle ürettiği ürünü, masrafını bile karşılamadığından ötürü toplasa bir dert, toplamasa bir dert.. Üretimdeki planlama eksikliği yüzünden geçen sene para eden ürünü bu sene birçok üreticinin ekmesi ve talepten fazla araz yüzünden fiyatı düşen ürünler, tarım sektöründeki emekleri de harcanan paraları da heba ediyor.

Siyasi iktidarın “Emekliler Yılı” ilan ettiği 2024 yılı, emekliler açısından belki de Cumhuriyet tarihinin en zorlu dönemlerinden biri olarak dikkat çekiyor şaka gibi. Asgari ücretin, açlık sınırın hayli altında aylık alan milyonlarca emeklinin hali tam manasıyla perişan! İnsanlık onuruna yakışmayan seviyedeki maaşlarla geçinmelerini beklemek, ehle ki böylesi enflasyonist bir dönemde bunu ummak en hafif tabiriyle bu insanlara saygısızlık..

Velhasıl-ı kelam “Türkiye Yüzyılı”nda(!) halkın büyük bir bölümü, rantiye ve kaymak tabaka hariç yoksullaşmış vaziyette.  Özal döneminde öldüğü söylenen “Orta Direk”, bu sefer üstünden silindirle geçilmişçesine fakirleşmiş durumda. Mart ayında “3 harfli bir marketin” faaliyet raporunda, “daha önce kendilerinin müşterisi olmayan kimselerin de artık müşterileri olduğu” belirtilmişti. “Orta Direk”in yoksullaştığına çarpıcı bir örnek.

Avrupa İstatistik Ajansı’nın raporunda ortaya çıkan “Avrupa’da kırmızı et, tavuk ve balık tüketiminin en az olduğu ülke Türkiye” sonucu, ekonominin ne kadar kötü idare edildiğinin teyidi gibi… İşin acı tarafı, kötü yönetimin faturasının, sanki sorumlusu kendileri değilmiş gibi “enflasyonla mücadele” denilerek doğrudan doğruya vatandaşa çıkarılmasıdır.

The Economist dergisinin Türkiye’deki gelir eşitsizliğine yönelik bir analizinde geçen “Lüks tüketim zirve yaptı, ultra zenginlerin sayısı arttı. Ancak ortalama bir Türk’e ‘Kendinizi zengin hissediyor musunuz’ diye sorunca yanıt ‘Kesinlikle hayır’ olacak.” ifadeleri durumumuzun bir yansıması. Zenginler ultra zenginlere dönüşürken, orta sınıfın yoksullaşması, yoksulların daha da dibe vurması, lüks mallara olan talebin artması tam bir kapitalizm krizi manzarası. Bu bile Türkiye’deki ekonomik sistemin tam da kitaba uygun bir “vahşi kapitalizm” olduğunu gösteriyor.

Hem anlayış hem uygulama hem de sonuçlar itibariyle..