Peygamberimiz, ‘Her doğan İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu hristiyan, yahudi veya mecusi yapar.' buyurmuştur. (Buhari)

Kader hususunda insana çelişki gibi gelecek bir diğer husus da iman etmemiş insanların durumlarıdır. Yani Müslüman olmayanların... Denilen oki: “Onlar, Müslümanların yaşadığı bir yerde, müslüman bir ana babadan dünyaya gelmediler ve İslâm’ın yaşandığı bir ortamda yaşamadılar/yaşamıyorlar. Şartlar onların farklı bir inanca sahip olmalarını zorunlu kılmıştır. Neticede kendilerince doğru kabul ettiklerinden inandıkları gibi yaşadılar ve yaşıyorlar. Bu ise insanın fıtratı gereği gayet doğal bir sonuçtur. Bu durumda onların akıbetlerinin Cehennem olması zulüm olmaz mı?”

Evet, düz bir bakış açısıyla gayet doğru bir düşünce... Üstelik böyle bir düşünceye sahip olmak için filozof olmak da gerekmez.

Böyle bir soruya nasıl bir cevap verilebilir?.. Yani şimdi kader konusu matematik gibi değil ki bir takım denklem ve formüllerle sonuca ulaşılsın. O zaman bunun için nas yani ayet ve hadislere müracaat etmek gerekir. Zaten mânâ boyutlu kavramları illaki bir nas ile açıklamak icap eder. Başta da ifade etmiştik 'İslâm'da hiç bir soru cevapsız değildir.' diye.

Öncelikle her müslümanın Rabbine karşı sorumlulukları var. Onun emir ve yasaklarını bir hakkın yerine getirmek öncelik arz etmektedir. Bir defa şuna tam bir teslimiyetimle iman etmek gerekir ki Yüce Allah, Âdil-i Mutlak’tır. O’nun adalet terazisinde asla bir sapma sözkonusu olmaz!.. Bütün mahlûkatı yaratan da yaşatan da ve günü gelip öldürecek, sonra yeniden diriltecek ve arkasından da hesaba çekecek olan O’dur. O, ne dilerse o olur. Onun hikmetinden sual olmaz!..

Yukarıdaki soruya cevap arıyoruz. İnsan önce bir kulluk vazifesini layıkıyla yapmalı ki boyundan büyük sorgulamalara daha sonra girsin. Hem hayatını acabalarla, her türlü bahanelerle, mazeretlerle geçireceksin, efendim, sonra kalkıp İlâhi hükümlere itiraz edeceksin... Yok öyle yağma.

İnsan, bir kere öncelkle hiç tereddüt etmeden iman kapısından geçip, İslâm dairesine girecek! Orada hakikatlerle bir güzel yüzleşecek ki ondan sonra Rabbinin adaletini ve de azametini bir hakkın hem görecek ve hem de yaşayacak. Sonra şayet hâlâ daha bütün bunlara saçmalık demeye devam edecekse o zaman da sonuca katlanacak. Zaten imtihanın püf noktası tam da buradadır. Paşa keyfi bilir…

Müslüman olmayanların durumuna gelince, onlar da Yüce Allah’ın kullarıdır. Kullarına nasıl muamele de bulunacağı O’nun bileceği bir iştir. Bunu sorgulamak insanın haddine değildir. Yok eğer illa da burada bir haksızlık var denilirse, daha bir çok şey bu haksızlığa örnek gösterilir.

Mesela bir aslanın bir ceylanı yakalayıp, parçalayıp yemesi ceylana haksızlık değil midir? Düz bir bakışla Evet. ... Ancak aslanın fıtratına ceylanı yakalayıp yeme, ceylanın fıtratına da aslana yakalanmama programlanmıştır. İkisi de davasından sonuna kadar vazgeçmezler. Yani aslan nasıl olsa yakalayamam veya ceylan nasıl olsa yakalanacağım deyip mücadeleden vazgeçmez.

Meseleye insan üzerinden devam edilecek olursa; İnsanın görevi tebliğdir. Yani dünyada halen yaşamakta olan bütün insanların müslüman olup, kurtuluşa ermeleri için mücadele etmektir. İşte bu mücadelenin adına cihat denir ve cihat bütün müslümanlar üzerine farzdır.

Tabi burada akla ilk gelen soru, ‘Dünyanın ta bir ucunda olan bir insana nasıl tebliğde bulunacağım?’ olacaktır. Her müslüman gücünün yettiği, elinin çattığı, sözünün ulaştığı yere kadar mücadele edebilir. Mümin kulun sorumluluğu buraya kadardır. Sonucu tayin edecek olan Yüce Allah’tır. O dilerse yeryüzünde iman etmeyen tek bir kul bile kalmaz. Ancak, imtihan dünyasında yaşıyoruz. Yanlış olan 'olmaz’ deyip vazgeçmektir.

Devam edecek.