İnsanoğlu bilim ve teknolojide büyük mesafeler kat ederken, kendini tanıma ve tanımlama noktasında bir lahza dahi ilerleyemedi. Bilimsel çalışmalara her gün bir yenisi ekleniyor. Bilim adamları uzayı, mikrobu, maddeyi, hücreyi zerrelerine kadar incelemekte ve hayatını kolaylaştırma noktasında akıl almaz boyutlara varan esinlenmelerle yaşam araçları geliştirmektedir. Ancak varlık dünyasında göstermiş olduğu bu gelişim ve keşif serüveninin sonuçlarına bakıldığında hiç de öyle medeniyet ve benlik tasavvurunu inşa edebildiği ve kendini tanıma gibi çaba içerisine girebildiği söylenemez.

İnsanın nesnelleşmesi ve madde düzeyine indirgenmesi sadece felsefi düzlemde kalmadı, bunun yanında, ruhun ötelenmesi ve kişiliğin benlik içindeki gelişimi sadece cinsel kimlikle, şehvet ve üremeyle açıklanır oldu. Oysa bu tecrübeler çağımız insanı da dâhil bireyi ve toplumu geri dönülmez boşlukların içine itmiştir. Bocalayan, huzursuz ve tatminsiz bireyler çağımızın tanınmayan yeni hastalıklarına yakalanmışlardır. Bu hastalıkların birçoğu da ergenlikle beraber başlar. Ümitsizlik, tutarsızlık, korku, yalnızlık ve arayış... Her bireyin ve toplumun bir ergenlik çağı vardır ve bu duygular bu çağın tanınan tepkimeleridir yaşananlara karşı, hatta çağın maddesel ve duygusal yörüngesine karşı bir tepkimedir.

Bilinen tasnif üzerine insanın iki yönü ve iki boyutu vardır. Bunlardan biri maddi boyut ve bu yönü itibariyle insan fizyolojik bir varlık olarak yiyen, içen, soluyan, üreyen, kavgalı ve hasta olan varlıktır. Bu özellikleri onu diğer canlılarla aynı kategori içinde değerlendirmeye götürür. Fakat diğer canlılardan ayrıştıran, farklı kılan bir diğer boyutu da insanın seven, âşık olan, nefret ederken intikam alan, değer üreten, inandığı tasavvur uğruna irade gösterip sonuna kadar savaşan bir varlık olmasıdır... Yani insan aynı zaman da dostluk kuran, bağışlayan, düşünen, kendisine hedef koyan ve başarıyı seven bir varlıktır. Fakat materyalist anlayış onu tekdüze bir yaşam tek düze bir bakış açısı ile sınırlandırarak en büyük zarar verdi.