Bismillahirrahmanirrahim;

MANZARAYI görüyorsunuz! Aile, eğitim, sağlık, ekonomi, yargı, medya, yönetim gibi hemen her alanda “skandal” ölçüsünde garip olaylar yaşanıyor. Manevi ve maddi zararları olan olaylar! Uzman ve yetkililerin bir adım atmayışına şaşırıyoruz.

Bilgi müzakeresiyle uğraşan bir grup biliyorum. Çoğu fanatik hükümet yanlısı. İçlerinde her icraatı gözü kapalı savunanlar var. Geçenlerde bu kardeşlerimize uğradım. Epey kendilerini geliştirmişler.

Biri, bir TV’de, evlilik programlarının farklı bir versiyonu olarak yayınlanan, baba ve engelli kızı arasında yaşanan bir iğrençliği anlattı. “Bu kadarı da olmaz” diyerek, zinayı suç olmaktan çıkarmanın oluşturduğu gidişattan yakındı. Arkadaşlarına; “Cumhurbaşkanı, Aile Bakanı, BİMER gibi yerlere yazarak zinayı tekrar suç kapsamına aldıralım” dedi.

İtiraz eden olmadı. Kötülüğe tepki verilmesine sevindim. Kardeşlerime teşekkür ediyorum. TBMM, Türkiye’yi daha fazla bu ayıpla yaşatmamalı. Üzerine düşeni yapmalı. Bu yoldan aile kurumunun darbelenmesini önlemelidir.

Toplumun temel taşı aile kurumu çatırdıyor. Aile kurumu başsız. AB uyum yasaları diyerek yapılan düzenlemede, “Kadın ve erkeğin aileyi birlikte yönetmesi” benimsendi. Aile bir kurumdur. Kurumların tek başkanı olur. Bir köyde 2 muhtar olursa düzen bozulur. İslam, dirayeti sebebiyle erkeğe “aile reisi” görevini yüklemiştir.

Sıla Gençoğlu nikâhsız eşi tarafından dövüldü. Aile Bakanı arayıp, “Geçmiş olsun” dedi. Yeni Şafak Yazarı Yusuf Kaplan tepki gösterdi: “Nikâhsız yaşayan 2 kişiden 1’i kadını dövüyor. Bakan’a da, çatırdayan aileye de ‘geçmiş olsun’ diyecek birileri yok mu?” (06.11.2018)

 

BÖYLE EĞİTİM Mİ OLUR?

40 kişilik sınıf. Yarısı öğrenmeye hazır ve istekli. Yarısı ders dinlemekten bunalıyor. Eğitim “zorunlu” ya! “Sorunlu” olması tabii. Sınıfta bunalanlar ders disiplinini bozuyor; öğretmeni etkisizleştiriyor; okulu cinsellik amacıyla kullanıyor.

Öğretmenler dertli. Biri, “Öğrenci kitap görmek istemiyor; elini sallaya sallaya okula geliyor” derken; erken emekliliğe hazırlanan diğeri, “Öğrenciler bıktırıyor” diyor.

“Öğretmenin Emeğini Zayi Etmeyin” başlıklı yazıma bir öğretmenimiz yorum yazdı: “Ayakta alkışlanacak, şapka çıkarılacak; kısaca her kelimesine imza atılacak mükemmel tespitlerin olduğu bir yazı... Özellikle Meclis’e gönderilmesi gerekiyor...”

Diğeri şöyle yorumladı: “Başarısız, hatta tehlikeli öğrenciyi sınıfta bırakma, okuldan uzaklaştırma; hiçbir yaptırım yok. İtiraz eden öğretmene gözdağı veriliyor.”

“Bağımsız” olan bir ülkenin “milli” eğitimine, ABD’li üyelerin de bulunduğu “Fulbright Eğitim Komisyonu” yönlendirebilir mi? 1 milyon eğitimci ne işe yarıyor?

Gıda sektörü de tam bir facia. Her gün medyaya yansıyor: Türkiye üzerinde hesabı olan ülkeler “gıda” diye “zehir” pazarlıyorlar. İnsanımızı “kısırlaştırmaya” çalışıyorlar. Çocuk bezlerinden, temizlik maddelerine kadar pek çok ürüne el atmışlar. “Nüfusun yüzde 23’ünün kısırlaştığı” söyleniyor.

Sağlığa zararlı gıdalar niçin piyasaya sürülür; niçin dışarıdan ithal edilir? Türkiye halkından ne istiyorsunuz? Bundan komisyon alanlar mı var? Hastaneler artışta. “Hasta garantili” hastaneler açılıyor. Faciaya “dur” diyecek yok mu?

 

YÖNETİM KRİZİ VAR?

ÜLKEMİZ cennet misali. Su, iklim, hava... 10 bin çeşit bitki yetişiyor. Yeraltı kaynaklarımız zengin. Ülkemizde en kalitelisi yetişen nice ürünü dışarıdan alıyoruz. Tarım ve hayvancılık ülkesinde nohut, mercimek, buğday, pamuk ithali yönetim beceriksizliğinin ürünü.

Çarpık eğitim her alanı çoraklaştırıyor. “Zorunlu” diyerek 18 yaşına kadar okula mahkûm edilen genç, ondan sonra çiftçi, işçi, esnaf ve sanayi çırağı olabilir mi? İnsanların mizaç ve yetenekleri yok sayılıyor. Ziraat, çoğunlukla yaşlılara; işçilik ise Suriyeli ve Gürcülere bırakılmış durumda.

Prof. Dr. Alaattin Şen, son ziyaretimde okulların girişimci insan yetiştiremediğinden yakındı: “Öğrenci okumak, öğrenmek, bir şeyler üretmek istemiyor. Bir torpil bulup yoluna devam etmek derdinde. Öğrenciyi suçlamıyorum. Öyle görmüş; gördüğünü yapıyor.”

Hükümet, ya var olanı satma; ya da dışa borçlanma düşüncesinde. Yalnız borçlanarak nereye varılır? Osmanlı aşırı borçlanınca, maliye idaresi uluslararası bir komisyona bırakıldı.

Üretimden kaçmayın! İçme suyu yabancılara satılır mı? Kâğıt ve şeker fabrikaları da öyle. Zorunlu ihtiyaçlarımızı gideren fabrikaları satarak; dıştan dövizle ürün almanın mantığı var mı? Ülkenin geleceği niçin düşünülmüyor?   

Tüketim sonuna kadar teşvik ediliyor. Ya üretim! Zenginlik kaynaklarımızın kıymetini bilmeli; üretmeli; kendi gücümüzle kalkınmalıyız. İnsan, genç iş gücü ve zenginlik kaynaklarımızın iyi değerlendirilmemesinde bir kasıt bulunup bulunmadığından endişeye kapılıyor.