Pensilvanya’da çektirdikleri FETÖ’lü resimlerin dolaşıma girmesine itiraz ediyor fotoğraf meraklısı AKP milletvekilleri.

Bu resimler servis edildi!

Onları savunmaya çalışan medyacılardan duydukları bu cümlenin arkasına sığınmaya çalışıyorlar.

Güle oynaya poz verdikleri, eşlerine dostlarına ben oradaydım diyerek gösterdikleri fotoğrafların herkes tarafından görülmesine bir milletvekilinin itiraz hakkı olabilir mi?

Beni rotüş yapmamışlar, yakışıklı çıkmamışım, deseler neyse... Gerçi mutlulukları nasıl da yansıyor yüzlerine.

Bu ülkenin insanını ne olarak görüyorlarki, savunmalarında, o fotoğraflara bakanları suçluyorlar.

Dershane krizi yoktu, demek de sığınaklarından biri. Demek ki onlara izin verenler, hepsi de izinliydik dediğine göre, krizin çıkacağını da saklamışlar bunlardan. Gittiklerinde, söylerler diye mi acaba?

O günün konjonktüründe gittiğimiz bir ziyaretti diyorlar, siyasetçiliklerini vurgulayarak.

“Önemli aktörlerin ne konuştuğunu, düşündüğünü bilmek zorundayız.”

Konjonktür alimlerinin bu itirafı ne manaya gelir ey 15 Temmuz’un şanlı direnişçisi millet?

Önemli aktör, bunlara ne konuştuğunu, ne düşündüğünü söyleyecekmiş. Bunlar da belki 15 Temmuz tarihini çıkarırlarmış aradan.

Ama yapmamış o ziyaret edilen. Ancak 15 dakika sürdüğü savunulan o görüşmelerde, siyasetçiler gibi cevap vermiş. Net cevap vermemiş...

Halbuki 15 Temmuz’u, onlara, ayırdığı zamanın 15 dakika olmasıyla anlatmış ama, bizimkiler fotoğraflara poz verme telaşına düştüklerinden...

“Neden bu kadar abartıldı anlamıyorum” demiş katılımcı bir milletvekili de...

Evet, aynen. Bu soruyu millet de soruyor kaç gündür. AKP milletvekilleri “saygıyı” neden bu kadar abartmış olabilirler. Altı üstü bir kare resim. Belki de tedirgin olmamalarını, 15 dakikacık görüşme mi olurmuş, diye yorumlayacağımıza borçluyuzdur. Partilerinden izinli gitmişler hem.

“Kadın vekillerimiz de orada namaz kıldı. Başlarındaki örtü ondandır.”

Allah aklımıza mukayyet olsun.

Amerika’da namaz kılınacak yer bir orası mı vardır?

15 dakikaya hem de görüşmenin ve cevap aranan soruların yanında sığan namaz hangi vaktin namazıdır? Abdestsiz Amerika toprağına basmadığınız belli ama...

“Müslüman kiliseye gitmekle papaz olmaz!”

Fotoğrafın gülen yüzlü milletvekillerinden biri de böyle diyor. Niye kilisede namaz kıldılar diye sormak seçmenlerine düşer!

Müslüman niye kiliseye gidecektir?

Kiliseye gitmek istiyorsa, niye Amerika’daki bir kiliseyi tercih edecektir?

Papaz olmak kilise dininin bir makamıdır. Eğitim gerekir. Nasıl papaz olunacağı o milletvekilimize mi soruldu. Gerçi partilerinden izinli gitmişler ama...

“Buna özel gidilmiş şey değil” savunmasındaki milletvekili bakın özel olmamayı nasıl anlatıyor: “Büyük bir alışveriş merkezine götürdüler. İkindi namazı yaklaşırken 30-40 kilometre ötede orada kılalım namazı dediler.” Namaza gitmek özel gitmek olmuyormuş. Partilerinden izinliler, 30-40 kilometre öteye de...

Bir başı örtülü milletvekilimizin söyledikleri herkese yetmeli artık: “Arkadaşlar F.Gülen’i ziyaret edelim, dediler ve ziyaret edip fotoğraf çektirdik.”

Bu saatten sonra bu ülkenin vatandaşları olarak şunları istemek hakkımızdır.

Bu fotoğrafın pozcularından ve daha servis edilecek resimler de olursa, oradaki gülen yüzlerimizden devletimiz yaptığı tüm masrafları faiziyle geri almalıdır.

Bir programa gitmiştik, Türk gününe gelmiştik, Türk olduğumuzdan gitmiştik deyip, soluğu Pensilvanya mekanlarında alanlardan bu hesaplar sorulmaz ve tahsilatlar yapılmazsa, 15 Temmuz’da kan dökenler, fotoğraftakilerden fazla gülendirilmiş olur, diye düşünüyoruz.

Başka diyeceklerimiz başka zamanlara...

MUTFAKTA KİM VAR?

70’li yılların başında Ege Bölgemizde yaşayanların dinledikleri resmi İzmir radyosundan duyulan bir reklam spotu vardı: Hasan Atilla, Atilla Hasan..

Bir melodi eşliğinde tekrarlanan bu isim, çatal-bıçak markası olarak kalmış aklımda. Bir Ortaanadolu çocuğunun hiç duymadığı ve gazetelerde okumadığı bir marka olmasıydı belki de ilginçliği.. Bir de müziği..

Birkaç gündür istihbarat konularından eğitimili bir emekli albayın medyaya yansıyan konuşmalarını okuyunca, adı bana o ilk gençlik günlerimde duyduklarımı çağrıştırdı. Kendisi ve herkes hoş görsün..

FETÖ mensuplarının, şeddeli şiddetle karşı olduklarını, muhalif olduklarını söylemeye özen gösterdikleri bir partinin üyesi olmakla da ünlendirilen o Albay’ımız özetle diyorki: “İkinci kalkışma, en geç Kasım’da İngiliz’in işgalci girişimiyle olacak. Bu iş daha bitmedi.”

Sosyal medyada bu konu tartışıladursun, biz bakış açımıza daha eskilerde söylenmişleri de katalım.

Celal Bayar… CHP’nin organize ettiği 27 Mayıs’ta düşürülen 3. Cumhurbaşkanı’mız. Demokrasiyi yağlı urgansız düşünemeyen o günün solcularının elinden yaşı dolayısıyla kurtulduğunu ne o unutmuştu, ne de Demokratları.

Giderayak, yüz yaşına yaklaştığı yıllarda, vefatından birkaç yıl önce ülkemizin gündemine bir cümlesi oturtmuştu. Orta yolcu solcularımızın solundakileri canevlerinden vuran bir cümle idi bu. Ki onlar, yaşı dolayısıyla kurtulmuş olmasına bir daha yanmışlardı. Biz çok tanık olduk.

“Bu kış komünizm gelebilir!”

Cumhuriyet’in kuruluşunda bulunmuş bir siyasetçinin devletini ikaz cümlesi mi idi bu? Yoksa uydurdukları mahkemelerden beri hiç ciddiye almadığı solculrımızı mizah gücüyle yere çalma mı idi? O yıllarda bunu anlayan olmamıştı. Ben, ikinci şıkcılardan oldum. Zira çok okumuştum o solcularımızın “grogi” durumlarında yazdıklarını.

“Bu kış komünizm gelebilir!”

Celal Bayar’ın bu ikazının doğruluk payına devletimizin de inanmışlığını Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra öğrendiğimiz bir kolordumuzun hep teyakkuzda tutulması bilgisi doğruluyordu. Bu tedbiri çok gördüğümüz de bilinsin.

Bu ihanetin daha beklenmesi..

Bu ihtimalin gözardı edilmeyeceğini bizzat Cumhurbaşkanı’mızın teşvik ettiği o demokrasi nöbetleri de göstermiş iken..

Elbette konuşulacak uzmanlarca ve siyasetçilerce, ülkemize yaşatılmak istenen 15 Temmuz kopyaları ve işbirlikçilerinin ihanet kapasiteleri.. Lakin ayrıştırmacı bir dil, onları teşvik olmaz mı?

Daily Ekspres’ten bir alıntı ile iddiasını destekliyor adını andığımız emekli Albay’ımız. Kıbrıs’taki üslerinden 10 bin piyade göndereceklerini ve Türkiye’de ikinci bir kaos ortamı oluşturacaklarını yazmaları, devlet sırlarını ifşa etmek midir, yoksa bizi doğru olmayan bilgilerle oyalama, aksi yönlere koşturma mıdır?

Konu çatal, bıçak, kaşıktan açıldı dememiz yanlış sayılmasın. Zira mutfakta pişer herşey. Önemli olan mutfakta kimin olduğudur.

İHANETLER BELGELİ, ANILAR ŞİFRELİ

“Cumhurbaşkanlığı muhafız Alay Komutanlığı’na ilişkin yürütülen soruşturmada, önemli bilgilere ulaşıldı. Muhafız alayında haftalar önce darbe hazırlıklarının gizlilik içinde başlatıldığı öğrenildi.”

15 Temmuz sabahsız ihanet harekatından hemen sonra ajansların geçtiği bu haberin neticesinin Muhafız Alayı’nın lağvedilmesi olduğu bu ülkede herkesin malumudur.

Muhafız Alayı’nın adını biz hangi olay dolayısıyla duymuştuk ve tartışılmıştı medya yazıcılarınca? 11’incimiz Sayın Gül’ün başdanışmanı Ahmet Sever’in piyasa ettiği anılarında..

O anıların kırıntıları gazete köşelerinde pazarlanırken, cevabı bulunamayan bir soru vardı okuyanların kafasında: Neden şimdi? Bu anılar niçin yazdırıldı?

Hiç kimsede, sayın Gül başdanışmanlarını filan anı yazmaya teşvik etse de, biz de öğrensek Çankaya’da neler yaşandığı merakı oluşturulmamışken henüz, nerden çıkmıştı bu anılar işi? Ne anlatılmak isteniyordu, ya da gözlerden ve akıllardan kaçırılmak istenen neler vardı?

Muhafız Alayı adının geçtiği o anıların ilgili kısmı aynen aktarılan gazetelerden herkes tarafından okundu. Lakin hiçbir soru oluşturamadık, verilen o bilgiler doğrultusunda.

Sözünü ettiğimiz tanıtım yazılarından bir daha hatırlayalım:

Askerler Hayrünnisa Gül’ün Çankaya köşkü içindeki başyaverlik binasını ziyaret etmesini istemediklerini de hissettirmişlerdi. Hayrünnisa Gül, buna çok içerlemiş ve sinirlenmişti. Bir gün eşinin yanındayken ayağa kalkarak arabaya bindi ve başyaverlik binasının önünde arabadan inip içeri girdi. Cumhurbaşkanı Gül de peşinden geldi. Sonrasını kitabında şöyle anlatıyor Ahmet Sever: Muhafız Alayı komutan konutları girişinde birden Cumhurbaşkanı ve eşini gören askerler adeta şok geçirdiler. Hayrünnisa Gül askerlere, “Açın kapıyı” dedi. Doğal olarak kapı açıldı. Cumhurbaşkanı ve eşi birlikte Fevzi Çakmak Köşkü’nü gezerken Başyaver Metin Özbek nefes nefese oraya geldi. Yaşadığı telaş ve gerilim yüzünden okunuyordu. Hayrünnisa Hanım, Başyaver’e “Hayrola Metin Albay nefes nefese kalmışsınız? Spor mu yapıyordunuz?” diye takıldı.

“Muhafız Alayı komutan konutları girişinde…” gibi kelimelerle anlatılan olaydan, Muhafız Alayı’nda bulunanların “Şok” geçirmelerinin vurgulanması, yüzlerde okunan telaş ve gerilimler, ki yukarıda turban konusu da işlenmişti, oranın, Çankayalılara “çok uzak” kaldığı, dolayısıyla “acaba”lı sorulara muhatap sayılmayacağı mı veriliyordu mesaj olarak?

“Endişeli” insanlar rahat olsunlar. Sayın Gül ve eşi Çankaya’da ikamet etse de “turban” konusunda Muhafız Alayı bildiğiniz gibi işte..

Dahası, Muhafız Alayı’na sorgulamaya kalkmasın hiç kimse yahut kendilerinde o yetkiyi görenler. Yoksa o “rahatsız” kesim ayağa kaldırılır.

Böyle birşeyler mi anlatmak istiyordu, Sayın Gül’ün hatıracı başdanışmanı?

Şimdi varlığı ortadan kalksa da o Muhafız Alayı’nın, bıraktığı sorular duruyor zihinlerde?

DÖNGÜ BÖYLE

GS’ın bir yöneticisi hakem M.Kalkavan’ı değerlendirdi geçtiğimiz haftalarda.

“Hakem zayıf. Maçın yavaşlamasına izin Verdi. Zayıf bir hakem. M.Kalkavan’ın bize bilerek bir şey yaptığını düşünmüyorum, fakat zayıf bir hakem.”

Demecin sahibi GS yöneticisi bu dediklerini FB-GS kupa maçından sonra söylese idi, hani Riekerink’in kupa kazandırdığı o finalden sonra söylese idi, bir değeri olurdu. Ancak altı ay sonra başka bir maç dolayısıyla söylüyor.

GS yöneticisinin bu dediklerine FB’liler de katılırlar. Fakat onlar bunu konuşmazlar. Değmeyeceğinden..

İki takımımız arasındaki farklardan biri de burada yatar.

Gelelim BJK-GS maçından hemen sonraya.

Yine aynı GS yöneticisinin dediklerini bir daha okuyalım. “Buraya gelmeden önce beraberliğe razı olurduk.”

Ne demektir şimdi bu?

GS’ın büyüklüğüne darbe vurmak değilse, nedir?

Ki o GS, güçlü sayıldığı bu yıl değil, en zayıf kadrolu olduğu zamanlarda dahi rakip sahalara onları yenmek için çıkmaz mı idi? Büyük olmanın gereği olarak..

Beraberliğe razı olmak… Bir korkudan, bir çekinmeden kaynaklanmadığına göre sebebi bulunmalıdır.

Şimdi biri çıksa deseki: Sen GS olarak beraberliğe razı geliyorsan, ligin diğer takımları, mesela Gençlerbirliği, mesela Osmanlıspor, mesela Gaziantepspor neye razı olarak geleceklerdir. Bu BJK’nin stadında maç yönetecek hakemlere etki etmek, yön vermek değil midir?

Beraberliğe razı olmanın bir altı var. Az farkla mağlup olmak. Gün gelecek o ihtimal de mi söylenecek? 

GS’ın sayın yöneticisinin şu düşüncesi dahi yanlıştır.

“Vodafone Arena’da 1 puan dünyanın her takımı için iyi sonuçtur.”

O statta rakibi, BJK mı yeniyor, yoksa stad mı?

Bu, rakibi öğme değil, başarısını küçümsemedir.

İşte bu konular GS ve BJK yazıcıları tarafından (haliyle) gündem yapılmadığından, FB  yöneticileri konuşmak zorunda kalıyorlar. Ve yazıcılara da (ve yine haliyle) ve hep olduğu gibi TFF’ye şikayet dilekçeleri kaleme almak düşüyor.

Futbol basınımızdaki durum bu.

***

Gökhan Töre Beşiktaş’a dönmek istiyormuş.

Gökhan Gönül ve Gökhan İnler transferlerini, Beşiktaş’ın “Gökhan” düşkünlüğü olarak algılamış olmalı.