Sözünü edeceğim ve kendi cümlelerinden iktibasla kendisini

anlatacağım Prof. Dr. Muhammed Harb, Kahire Ayn Şems Üniversitesi

Edebiyat Fakültesi hocalarından ve Osmanlı Araştırma Enstitisünün

kurucusu... Bir yıl kendi ülkesinde, bir yıl da öteki Arap ülkelerinden

birinde çalışan dostumun geçen yıllarda iki kitabı dilimize çevrildi.

Fakat yeterince dikkati çekmedi. İnşallah yeni tercümeleri çıkacak.

Necip Fazılın Bir Adam Yaratmak adlı piyesini 1988 yılında Arapçaya

çevirmiş, orada yayınlanarak Arap dünyasının dikkatini çekmişti.

Bu piyes İskenderiye Tiyatrosunda sahneye kondu ve kendisi pek çok talebe yetiştirdi.

Onunla, Altınoluk dergisinin 1998in Ekim ayında, "Türkleri Sevmemiz

İçin Çok Sebep Var" adlı bir röportaj yapılmış, ondan kendisini anlatan

bir bölümü buraya almak istiyorum:

BÜYÜK TÜRK DOSTU

"Kahire Aynüş-Şems Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Osmanlı

Tarihi hocası ve mütehassısıyım. Aynüş-Şems Üniversitesinden mezun

oldum. 1980 senesinde İstanbul Edebiyat Fakültesi Yeni Çağ Tarihi

Kürsüsünde doktora yaptım ve 6 yıl Türkiyede kaldım. Şehabeddin

Tekindağ ve Nihat Çetin hocalarımdı. Her ikisine de Allah rahmet

eylesin. Doktoramın konusu bizim için önemli bir konu olan Yavuz Sultan

Selim ve Mısır Seferiydi. Mısırda yetiştirildiğim üniversiteye öğretim

görevlisi olarak döndüm. 1982 -85 arasında Ortadoğu Araştırmaları

Merkezinde müdür yardımcısı olarak çalıştım. Sonra Arabistana gidip

Medine-i Münevverede 5 sene bulundum. İmam Muhammed bin Suud

Üniversitesi Dava Fakültesinde Osmanlı Tarihi okuttum. Bu üniversiteye

bağlı ilkokuldan üniversiteye kadar çok okullar vardı. Ben oradayken

okul kitaplarını değiştirmek istediler. Hazırlayacak komitede azaydım.

Okul kitaplarında Osmanlı Tarihi yoktu. Osmanlı tarihi için ayrı bir

bölüm koydurdum. O zaman İslâm tarihi sadece Abbasî Devletinin son

dönemlerine kadarmış gibi gösteriliyordu. Suudlu talebeler o tarihten

beri Osmanlı Tarihi de okuyorlar hem de güzel vechesiyle.

Biz İngiliz sömürgeciliği altında 80 sene kaldık. Onların yönetim

şekli, kültürleri bize yansıdı. Mısır toplumunda Osmanlı hakkında

olumsuz fikirler oluştu. "Osmanlı Sultanları kan severlerdi, zalimlerdi,

Osmanlı Devleti Arapları istismar etti, Osmanlı olmasaydı Arap dünyası

ilerleyecekti, Osmanlılar savaşçı oldukları için ilim fikir,

gelişmemiştir" gibi. Fatih Sultan Mehmede bile böyle bakarlardı.

Osmanlı Devleti ile ilgili menfi düşünceleri bertaraf etmek için bir

hayli teşebbüste bulundum. Kitaplar, makaleler yazdım, konferanslar

verdim, kongrelerde bulundum. 1993 yılında bağımsız bir Osmanlı

Araştırmaları Merkezi kurdum." (...)

Derginin "Türkçeden Arapçaya tercümeniz oldu mu efendim " sorusuna cevabı şudur:

"Katip Çelebinin Tuhfetül kibar fi esfar el bihar kitabını bastırdık

ki İslâm Denizcilik tarihinde en mükemmel kitaptır. Eyyüp Sabri

Paşanın Mirâtül Mekke, Miratül Medine, Miratü Ceziretil Arap adlı

binlerce sayfalık üç kitabının tamamını tercüme ettik.

Osmanlılar neden en mükemmel yazıyorlardı biliyor musunuz

İslâm tarihi Araplarla başladı. Tarih kitaplarını da onlar yazdılar

çünkü konulara hakimdiler. Sonra Fars tarihçileri İslâm Medeniyeti

üzerine güzel eserler ortaya koydular. Medeniyetimizin son ve mükemmel

merhalesi Osmanlı merhalesidir. Osmanlı demek İslâm Medeniyetinin

tekamül ettiği son nokta demektir. Hat sanatı öyle, mimari öyle. Araplar

Celi Divanî diye bir yazı bilmezlerdi. Sanatımıza Osmanlılar

kazandırdı. Mesela yine uygun bir örnek; Peygamberimizin Mescidinin

minberi bir ağaçtı. Emeviler, Memlüklüler zamanında gelişti. Ama

Osmanlılar zamanında hem gelişti hem de zerafet, estetik kazandı. Mesela

Kahiredeki Sultan Berkük Camii ile Edirnedeki Selimiye arasında büyük

fark vardır. Selimiye bir sanat şahikasıdır. Hatta bizim merkezimizin

sembolü, amblemi Selimiye Camiidir. Merkezimizin isminin yazılışı da

Divanı Celidir. (...)

Biz Osmanlı Araştırmaları Merkezini kurduğumuz zaman Mısırda

"Osmanlı demek İslâm Hilafeti demektir, biz hilafete karşıyız" dediler.

"Ben bir akademisyenim, saham Osmanlı tarihi, çalışmak için böyle bir

merkez kurdum" dedim. Hatta avukatımız Osmanlı bölümünde çalışan hanım

hocalardan kapalı olmayanlarla gidin yetkililerle görüşün dedi. Sonra

"illa Osmanlı diye yazmak lazım mı Türk Dünyası Araştırmaları Merkezi

şeklinde yazın, istediğinizi yapın" dediler. "Biz Türk ismini de koyarız

fakat ortada bir Osmanlı Medeniyeti gerçeği var" dedim. Avrupa,

Osmanlıyı bizden daha iyi bilir. Neden Osmanlıya karşıdır Osmanlı

Devleti İslâmî bir devletti. Orada hakim kanun şeriattir. Bundan dolayı

Osmanlıya karşıdırlar." (S: 152).

Görüldüğü gibi, Dr. Muhammed Harb eşine az rastlanır bilgili ve bilinçli bir dostumuz!

Onun bize, tarihimize ve eserlerimize bağlılığı inanılmaz derecededir. Bir örnek daha...

ÖMER SEYFEDDİNİN MUHABBETLİ MÜTERCİMİ

Dr. Harbı geçen yıl Ömer Seyfeddinle ilgili bir Sempozyum için

davet ettik, koşarak geldi. Ömer Seyfeddinin hikayelerini çeviriyordu.

Ayn Şems Üniversitesinde Türkçe Bölümünde öğrencilik ve hocalık

yaparken, Ömer Seyfeddinin hikâye ve hikâyeciliği ile nasıl tanıştığını

ve kimlerin okuttuğunu anlattı ve sözü bu yazara getirerek şunları

anlattı:

"(Yozgatlı) İhsan Efendi o talebelerden İsmail Hakkı Şengüleri

Üniversiteye aldı ve Türk Dili ve Edebiyatı okutuyordu. İsmail Hakkı

Şengüler hocadan ayrı Ali İhsan Okur, Nihat Yazar da geldiler, Türk Dili

ve Edebiyatı okuttular. Bilhassa Nihat Yazar bey, daha fazla Ömer

Seyfeddin hikâyelerinden seçmeleri talebelere ders olarak verdi. Bundan

birkaç yıl sonra Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendinin oğlu İbrahim Sabri

Efendi Türk edebiyatını okutmak için çok faaliyet gösterdi. O zaman

talebelerin arasında ben de vardım.

İbrahim Sabri Efendi daha çok edebiyatçı olmasına rağmen, bize hep

yeni Türk tarihini anlatıyordu. Edebiyatta daha fazla Mehmet Âkif

üzerinde duruyordu. Ama İbrahim Sabri Efendi, bize hep Ömer Seyfeddini

anlatıyordu, ama edebi eserlerinden okutmuyordu. Nihat Yazar, Ömer

Seyfeddine hayrandı. Bize Topuz, Gizli Mabet, Pembe İncili Kaftan gibi

Ömer Seyfeddinin hikâyelerini Arapçaya çevirip anlatırdı. Büyük Türk

yazarın ismi Mısırlı talebeler tarafından duyuldu. Ömer Seyfeddinin

üslubu sade, konuları Şark halklarınca mutattı. Ömer Seyfeddinin ele

aldığı konular, bilhassa toplumsal konulardı. Doğu milletlerinin aşağı

yukarı aynı, benzer meseleleri var, bilhassa millî ve tarihî hikâyeleri

çok beğenildi."

Onun bizimle ve kültürümüzle ilgisini de en iyi şu cümleleri ortaya koyuyor:

"1973 yılında doktora için Türkiyeye geldim. Tarihçi olduğum için,

merhum Prof. Dr. Şehabettin Tekindağın yanındaydım. Doktora konusu,

Yavuz Sultan Selim ve Mısır Seferi idi. İstanbul Beyaz Saray Kitapçılar

Çarşısında Türk romancı Mustafa Miyasoğu ile tesadüfen karşılaştık ve

tanıştık. Mustafa Bey bana Türk edebiyatını sevdirdi. Sayesinde Türk

edebiyatını ve yakın tarihini birazcık öğrendim. O zaman "Sedir" ve

"Sebil" dergilerinde ve daha sonra da Suffe Kültür Sanat Yıllığında

benim çalışmalarım hakkında bilgi veren yazılar, konuşmalar neşretti.

Kendisiyle tanışmamdan sonra yazdığı Hicret Destanını Kuveyt El-Belağ

adlı haftalık dergide tercüme edip de neşrettim. Mustafa Miyasoğlu bana

Necip Fazıl Kısaküreki sevdirdi, binaenaleyh, Necip Fazıl merhumun "Bir

Adam Yaratmak" adlı piyesini Arapçaya tercüme ettim. Kahire Dârül

Hilal Yayınevinde neşrettim. (Kahire Dârül Hilal, 1988).

Dış Türkler diye bir şey bilmezdim, onları da Türk yazarı Mustafa

Miyasoğlundan öğrendim. Akabinde, Azeri modern hikâyeler, Özbekistan

edebiyatından, hatta Kırım Türk edebiyatından tercümeler yaptım. En

meşhur olanını, Cengiz Dağcının Korkunç Yıllar adlı romanını 20 yıl

önce Arapçaya çevirdim. Kırımlıların yaşadığı faciayı onunla öğrendi

Araplar... Edebiyat tarihten daha çok insanların yaşadığı acıları

anlatıyor, herkesi ilgilendiriyor.

Bu meyanda Mustafa Miyasoğlu bana Ömer Seyfeddini yeniden teşvikçi

bir şekilde anlatıp sevdirdi. Onunla Türkleri tanıtman çok kolay dedi.

Ömer Seyfeddinin Forsa hikâyesini Arapçaya çevirdim ve Arapların o

zamanki en meşhur dergisi olan El Arabide neşrettim.

Mısıra döndüğümde Mustafa Miyasoğlu ile bağlantım sürüyordu,

kendisiyle dost olduğumuzdan, bir Mısırlı master öğrencimize "Mustafa

Miyasoğlunun Romancılığı" konusunu teklif ettik, öğrencimiz memnun

oldu. Masterını yaptı, tamamladı, doktor hoca oldu.

Fakat Mustafa Miyasoğlu bey beni bir gün aradı. Bu sefer Ömer

Seyfeddin hakkında her zamanki anlattığından başka şeyler söyledi.

Netice olarak bana onun bir kitapta toplanacak hikâyelerini bir

talebemin Arapçaya tercüme etmesi teklifini yaptı. Bu kitap hem

Kahirede, hem de İstanbulda basılsın diyordu. Ben de, Ömer

Seyfeddinin bir kitaplık hikâyesini Arapçaya çevirme şerefini kimseye

vermem, dedim. Nihayet Ömer Seyfeddinden 10 hikâye seçtim ve tercümeye

başladım. İnşallah Kahire Dârül Hilal Yayınevinde neşredeceğim."

Dr. Harbın Ömer Seyfeddinden Arapçaya tercüme ettiği hikayeler bu

yıl Türkiyede yayınlandı ve çok sevildi. Kahirede yayınlandığı zaman

da Arapların seveceğine inanıyorum.