1994 yılında olmalı. Amman Havaalanına uğradığımda havaalanı
kitapçısında karşılaştırmalı kıyamet alametleri kitabını gördüm. Rafta,
Kuran, İncil ve Tevrat referans alınarak karşılaştırmalı bir kıyamet
alametleri kitabı duruyordu. Merakımı kamçılamıştı. Ama acelemiz vardı
ve kitabı alamadım. Daha sonra bu tarz kitaplar gördüm ve okudum.
Hiçbiri tatmin etmedi. Lakin havaalanında gördüğüm kitap kime aitti,
unuttum. Hep o kitabı bir daha bulabilir miyim diye düşündüm. İçimde bir
ukde olarak kaldı. Yıllar sonra bu ukdeyi halleden Ömer Süleyman Aşkar
merhumun Eşratus Saa fil kitabi es semaviyyetis sabıka fi davil
Kuran ve Sünne kitabı oldu. Kuran ve Sünnet ışığında eski kitaplarda
kıyamet alametleri kitabı hakkı verilmiş bir çalışmaydı. Ömer Süleyman
Aşkar vefat ettiğinde onun bu yönde bir kitabını okuduğumu
hatırlıyordum. Kütüphane biraz dağınık olduğundan kitaba ulaşamadım.
Aşkarla ilgili yazıdan sonra bir okurum biraz ilave bilgi istedi.
Okurumun sualinden sonra okuduğum kitaba yeniden ulaştım. Bir kez daha
bu çalışmasının muhteşem olduğunu tasdik ettim. Aşkarın kitabı benim
Ammanda gördüğüm kitap değil. Lakin beni tatmin etti ve arayışlarımı
sonlandırdı. Kitabı 2009 yılında kaleme almış ve bendeniz de 12/3/2011
tarihinde kitabı okuyarak bitirmişim. Aşkar, Tevratta geçen İsmail
oğullarını çoğaltacak ve güçlendirecek İbranice Madmadın Hazreti
Peygambere intibak ettiğini beyan ediyor. Yuhanna İncilinde Paraklit
Hazreti Peygamberi müjdelediği gibi Tevratta geçen Madmad veya Mud
Mud Arapça Muhammede tekabül ediyor. Zaten Tevrat, Faran Dağlarından
sarahatle bahsediyor. Tevratın Danyal Kitabı gibi birçok bölümlerinde
Hazreti Peygamberin ismine veya sıfatına atıflar var. Sözgelimi
Tevratta ümmeti Muhammed için İncilleri göğüslerindedir deniliyor.
Okudukları ve ezberledikleri kitap yani Kuran burada gerçek İncil
nüshalarına benzetilmekte. Burada Müslümanların Kuranı
hıfzedeceklerine bir işaret bulunmaktadır.
Hazreti İsa için İncillerde şöyle bir ifade kullanılır: "Ben İsrail
halkının kaybolmuş koyunlarını bulmaya geldim." Tevratta Hazreti
Peygamberin birçok vasfından bahsedilir. Bunlardan birisi de eğik
milleti (el milletül avca) doğrultmak ve düzeltmektir. Hazreti İsa
kayıp veya yolunu kaybetmiş koyuna rehberlik için gönderildiği gibi
Hazreti Peygamber de eğik milleti düzeltmeye gönderilmiştir. Yine
Tevratta isminin acip/ender (istisna ve kural dışı) olduğu ifade
edilmiştir. Acip insanlar ve acip peygamberler vardır. Sözgelimi Kuran
Hazreti Yahya için lem yekun lehu semiyyen) buyurmaktadır. Yani onun
bir adaşı daha yoktur yani ismini kullanan başkası yoktur. Tabii ki
Yahya Aleyhisselam zamanında ve ondan önceki devirlerde. Sonrasında ise
Yahya/Yuhanna meşhur bir isim olmuştur. Dedesi Abdulmuttalip de Hazreti
Peygamberin adını Muhammed koymuştur. Muhammed vaktiyle bilinmeyen ender
isimlerden birisidir. Arapların tanık olmadıkları bir addır. Bazı İslam
ulemasına da benzeri sıfatlar takılmıştır. Gazali için acubetüz
zaman/zamanın harikası denilmiştir. Tevrattaki sıfatlarından birisi
kudret sahibi tanrıya işaret eden şeklindedir. Lakin bu ibare Kitab-ı
Mukaddesi basan Hıristiyanlar tarafından tahrif edilmiştir. Tevratın
1822 Londra baskısında ise orijinal ifade şöyle yer almıştır: Müşaviren
lillah yani Allaha danışan ve onun izni olmadan söz kesmeyen
manasınadır. Bu, Kuranda geçen la yantiku anil heva in huve illa
vahyun yuha/ o hevasından ve kendiliğinden söz etmez sözleri vahyin
ürünüdür" ifadesinin Tevrattaki akislerindendir.
Faran ile Turu Sina kardeştir. Turu Sina Hazreti Musanın vahiy
aldığı kutsal dağdır. Faran ise Hira Dağının Tevrattaki karşılığıdır,
Bazı Yahudiler İslam mesajını karalamak için Faranın Şam olduğunu
söylüyorlar. Halbuki, Tevrat İsmail Aleyhisselamın Faran topraklarında
yaşadığını vurgulamaktadır. Öyleyse bu tamamen Mekkeye tekabül
etmektedir. Nübüvvet açısından kısır olan Mekke, Hazreti Peygamberle en
büyük manevi doğuma tanık olmuştur. İşaya Kitabında Mekke için Beni
garib yurdu garipler diyarı denmektedir. Araplar cahiliye döneminde
çulsuz tabir edilen saluk ( çoğul: sealik) vaziyetinde yaşıyorlardı.
İslam geldi milletlerin tacı oldular. Gerçekten de İslam öncesi
Arapların durumu içler acısıdır. Medeniyet ve zenginlikten uzaktır.
Cehalet ve fakirlik kol gezmektedir. Nübüvvet bereketiyle Hicaz bal ve
yağ diyarı olmuştur. Bu sayede hem bir medeniyetle tanışmış hem de
insanların hidayet rehberi ve meşale taşıyıcısı olmuştur (Allah izin
verirse gelecek Cuma devam edelim).