Bir dostun ölümü her zaman insanın içini acıtır. Onunla yaşadığınız şeyleri, konuştuğunuz meseleleri, fikrî ve ruhî akrabalıklarınızı hatırlar, yakınlığınız ölçüsünde üzülürsünüz. Bunlar beşeri ve tabiî duygular... Fakat bazılarının ölümü sizi çok fazla üzer; sarsılır ve kahrolursunuz. Sonra, "Her nefs ölümü tadacaktır" ayetini hatırlar ve teselli ararsınız.

İsmail Ünalmışın ölüm haberi de benim için böyle oldu. Duyar duymaz onun kardeşi aziz dost Ahmet Ünalmışı aradım. Sesi acılıdan öteye perişandı ve teselliye çalıştım. İsmail Beyin gönlümüzdeki yerini anlattım. Biraz sükûnet buldu. Tam bu sırada İsmail Ünalmışın oğlu Rifat Beyin amcasına telefon ettiğini fark ettim. Amcasının da yeğenini benim sözlerime benzer sözlerle teselliye çalıştığını, annene dikkat et, onu kolla dediğini duydum.

"Bir çınar devrildi"

Ahmet Ünalmış, ağabeyi için aynen böyle söyledi: "Bir çınar devrildi Mustafa Bey!"

Evet, çok az insanın anlayabileceği derinlikleri olan bir çınardı İsmail Ünalmış...

Marmara, Platin ve Ozanlar Kıraathanelerinde konuştuğu, tartıştığı insanlar arasında onu çok az anlayıp ciddiye alanlar vardı, ama İsmail Ünalmış, Dede Korkut geleneğine bağlı bir Müslüman Türk bilgesiydi. Tam bir alperen örneğiydi. Onu anlayabilmek için, orun perspektifinden dünyaya bakmak gerekirdi. Politik ve ekonomik kaygılarla çoğu insan bunu beceremez; kendinden ve çevresindekilerden farklı düşünenlere tahammül edemez maalesef.

Bazılarına göre İsmail Ünalmış çılgın, delilikle dehâ arasında gezinen dengesiz bir insan. Belki Necip Fazıl ile Dostoyevskinin eserlerinden aramıza fırlayıp gelmiş farklı bir tip ve her halükârda fevkalâde bir şahsiyetti. Onunla bir kez görüşüp tanışan asla bir daha onu unutamazdı. Onu tanımayanların burada anlatacaklarımızı da unutamayacağınıza eminim.

Ben onun kadar cömert çok az insana rastladım. Kimsenin elini cebine götürmesine izin vermezdi. Bir keresinde ona şöyle söylemek zorunda kaldım da engelleyebildim:

 İsmail Bey, başkalarının da ikram etmesine izin vermezsen, bu artık cömertlikte cimrilik sınırına tecavüz edersiniz...

Mantık bakımından haklı iseniz matematikçi tavrına sesleniyor, haklı oluyorsunuz demektir. Eşitliği adalet saymaz, ama keyfi davranışlarla torpil arayışına girenleri anlamazdı.

Bu anlamda şaşırtıcı bir mantıklı tavrı da Necip Fazıla karşı göstermişti. Kendisinin anlattığına göre, ona gıyabında "serseri" diyen üstadının bürosuna gider ve hakkını arar.

Aralarında şöyle bir diyalog geçer:

 Üstad, ben sizin kitaplarınızı basıp sizin benimsediğim fikirleriniz için her türlü sıkıntıyı göze alırken, siz bana ne hakla serseri dersiniz

 Serseri kimdir, nedir bilir misin İsmail

 Elbette bilirim üstadım, ama ben serseri değilim...

 Ben serserinin şiirini yazmış adamım. Kimin serseri olduğunu iyi bilirim. Ben sana serseri diyorsam, hakaret için söylemiyorum, sen serseri olduğun için söylüyorum. Serseri evi-barkı, yeri-yurdu olmayan adamdır. Senin evin veya büron var mı Marmarada oturup otellerde kalıyorsun. Sana serseri demeyeceğiz de kime diyeceğiz

O günlerde bekâr olarak dağınık bir hayat süren dostumuz bir süre düşündükten sonra başını eğer;

 Haklısınız üstadım, diyerek Büyük Doğu bürosundan çıkar ve bizim gibi dostlarıyla buluşarak bunu bir mantık şöleni olarak paylaşır. Üstadının tavrına o kadar hayran ve bağlıdır.

Ayran teorisi ve Müslüman Türk misyonu

İsmail Ünalmışı "alperen" saymamız, kendine özgü fikir ve bakış açısı yanında çetin mizacının gereğidir. Alperen kimliğinin bir yansıması da şifahî tefekkür faaliyetinin sohbetle olduğu kadar hasbî bir muhabbetle ortaya çıkışıdır. Ondandır ki Ünalmış unutulmaz. Sizinle konuşmaya başladıktan kısa bir süre sonra bu dünya ve telâkkilerinden öteye, farklı bir gezegene giderdiniz.

Tam 35 yıl önce böyle bir yaz gününde, onunla tanıştıktan kısa bir süre sonra, bir akşam üzeri İsmail Ünalmış ile Marmara Kıraathanesinde karşılaştık. Yüzünün ifadesi korkunçtu ve o günlerde yürüttüğü Akçağ Yayınları idaresinden ötürü sıkıntılıydı. Biraz konuştuk ve krizin sebebini anladım. O gece yarısına kadar kafasındaki menfi düşünce ve tasarıları beraber çürüttük, sabah namazına yakın ayrıldık. Bundan sonra karşılaştığımızda hep "Nerede kalmıştık " duygusuyla sohbet ettik.

1980 yılında, onun sahibi olduğu Sedir adlı bir dergiyi arkadaşlarla çıkarmaya çalıştık. Pek çok arkadaş grubu gibi bize de "Şöyle yazalım, böyle yazalım!" demeden destek oldu. Yüzlerce gencin yazı denemelerini yayınlayabilmesi için dergi ve kitap yayınına destek oldu.

Ondan Müslüman Türk milletinin insanlık önündeki misyonunu dinlerken, pek çok kişi garip bir roman dünyasına girdiğini düşünürdü. Bazı dostlarını bu farklı misyon fikriyle sarhoşa döndürdüğü için, Üstün İnanç veya Erdinç Beylem gibi dostları onun bu görüşlerine "ayran teorisi" adını verip mübalağalarına işaret etmişlerdi. Fakat o bir "fikir sakası" idi...

Ben, ayran teorisi adı verilen görüşlerinin pek çoğuna katılır, onu tek başına bir "think-tank kuruluşu" gibi görürdüm. Bunlardan en az ciddiye alınanını kısaca özetleyerek İsmail Ünalmışin önemine dikkati çekmek istiyorum:

1982 yılında, bir hafta kadar Marmara çevresinde kaybolan İsmail Ünalmış yeni bir teoriyle geldi ve teorisini şöyle özetledi:

- Mahmutpaşada hesap makinesi diye aldığım bilgisayara, ihtimaliyat hesaplarına göre eldeki  verileri yükledim.  Sonuç  şu:  2000  yılında Sovyetler,  2010 yılında da Amerika dağılıyor. Millet olarak hesaplarımızı buna göre yapmalıyız. Benden söylemesi...

Ayran Teorisinin en çok gülünen tezleri bunlardı ve bunlardan biri 10 yıl farkla gerçekleşti. Şimdi ben ikincisinin gerçekleşmesine de çok zaman kalmadığını düşünüyorum.

O dönemde matematikçi dostumun yaptığı bu hesaba benden başka itibar eden olmadı. Çünkü biz onunla ruh akrabası idik... Allah rahmetini esirgemesin.