Bismillahirrahmanirrahim;

Son ekonomik kriz Türkiye’nin yalnız borçlanma yoluyla varlığını sürdüremeyeceğini gözlerimizin içine soktu. Osmanlı’yı yıkan en başta gelen sebeplerden birinin de Düyun-u Umumiyye (Dış borçlar) olduğu biliniyor. Geri ödeme yapılamayan, Borca Dayalı Kredi Sistemi, bir ülkenin varlığının sömürgeci ülkeler tarafından ipotek edilmesiyle sonuçlanıyor. Osmanlı, İtalya, İrlanda, İspanya ve Yunanistan’da bunu gördük. Türkiye acil olarak her alanda israfı durdurmalı; yaygın bir “üretim ekonomisi”ne geçmelidir.

Pehlivan mindere çıkışından belli olur. AKP, daha 2002’de, Meclis’te hükümet programını okuyup güvenoyu almasının ilk akşamında, Erbakan Hoca sorumluluğunun gereği olarak şefkatle, merhametle uyarmıştı: “Ülke ekonomisi borçla yürümez. Öz kaynaklarımızı harekete geçirmelisiniz. Her yıl 100 milyonluk öz kaynak oluşturmalısınız. Değilse borçlar artar; ödenemez duruma gelir.”

Erbakan Hoca’nın dediği oldu. Bütçeler faiz ve borç ödemeye yönelik yapıldı. Üretime dönük yatırımlara yeterli para ayrılamadı. Hükümet, “fabrika kurma” gibi üretim yatırımlarını “öcü” olarak gördü. Yalnız stadyum, yüzme havuzu, spor kompleksi, yol, köprü türünden “hizmet yatırımları”na yöneldi. Saadet Partisi her fırsatta, “Önce üretim; sonra da kazandıklarımızla ‘hizmet yatırımları’nı yapalım” diyerek uyardı. Hükümet aklını beğendi. Kimseyi dinlemedi.

Sorumlu ekonomistler de hatırlattı: Paramızın değer kaybetmesi devam ederse her şeyimiz yok olur; sömürgeleşiriz. Faiz ve borç sarmalıyla başarılı olmuş hiçbir hükümet yok. Savurganlığı bırakın; “üretim ekonomisi”ne geçin.

TAKLİTÇİLİĞİ BIRAKIN

Hükümet bazı faydalı şeyler de yaptı. Fakat sağlıklı olan üretimden gelen parayla yapılmasıydı. Aile ekonomisi bile böyledir. Daima borçlanmanın faturası ağır olur.

Erbakan Hoca hükümetin yanlışlarını hatırlattı: Ekonomiyi düzeltmek adına yapılanın faizleri artırmak; yastık altındaki altınları bir kâğıtta (tahvil) toplayıp dışarıya vermek olduğunu anlattı. Kalkınma tecrübelerinin olmadığını; Japonya, Singapur gibi ülkelerden borç alarak müstemleke tipi yatırımlara giriştiklerini belirtti. Heyetler, el sıkışmalar, kirvelerle kurdela keserek bir şey yapıyormuşçasına halkı aldattıklarını söyledi:

“Müstemleke tipi ağabeyleri gelir; ‘Şuraya yol yapalım.’ Niye? Kendi şirketi kâr edecek. Makineleri dururken çürümeyecek. Yeri onlar seçiyor; krediyi onlar veriyor;  yolu onlar yapıyor. Bunlar sadece yol yapılmasına müsaade ediyor. Bunlar üretimci değil. Gerçek kalkınmanın insanı değil.”

Erbakan Hoca çözümü gösterdi: “Taklitçiliği bırakın; Milli Görüş’e dönün. Dış güdümü; Amerika’yı, dış güçleri memnun etmeyi bırakıp şahsiyetli dış politikaya dönün.”

Hükümet, “Kriz yok; hepsi manipülasyon” diyor ama; krizi halka anlatmak için kamplar düzenlemeye girişiyor. “Kriz yok” diyene ancak, “Hiç pazara girmemiş” denebilir. Geçen sene 7 liraya satılan A4 kâğıt şimdi 25 lira. Her şey ateş pahası! İnkâr etmekle kriz yok olmaz.

Halk üzerinde baskı var. Gerçekleri seslendirenler “hain”likle suçlanıyor. Muhabir sokaktaki vatandaşa mikrofonu uzattı; vatandaş korkarak anlattı: “Kriz var kızım da; fazla konuşmayalım. İşin başka türlüsü de var. Alıveriyorlar adamı!”

VARLIK FONU’NUN İÇ YÜZÜ

Borç batağına saplanan hükümet çareyi Şubat 2017’de Varlık Fonu oluşturmakta buldu. Ülkenin en gözde kurumlarını bu fona aktardı. Kamuoyunu yeterince bilgilendirmedi. Vicdan sahibi ekonomistler, “Varlık Fonu yerine havuz sistemi kurulsaydı, daha fonksiyonel olurdu.”; “Ülkenin en kıymetli hazineleri borç karşılığında ipotek ettirilecek” gibi değerlendirmeler yaptılar.

Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, her fırsatta uyardı: “Varlık Fonu kurumlarımızı borç para karşılığı yabancılara ipotek etmektir. Acziyetin göstergesidir. Yabancılar bunun farkında.”

Son olarak, Varlık Fonu’nun başına Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın; yardımcılığına da damadı Berat Albayrak’ın getirilmesi kamuoyunda tartışmalara yol açtı. Halk tereddütte kaldı.

Hükümet, memur ve emeklileri memnun etmek için elinden geleni yapıyor. Fakat esnaf, çiftçi, işçi, sanayici, sanatkâr gibi ekonomiye hayat veren aktörler zor durumda. Bir türlü âdil bir denge kurulamıyor. Her durumda kazanan yine bankalar.

Hükümetin gözü seçimlerde! Borçlanmayı sürdürerek vatandaşın gözünü doyurup seçimi alma hazırlığında. İstanbul’daki 3. havaalanının 1 sene sonra tamamlanması öngörülmüşken; hükümet 31 Aralık’ta açılması için tabii olanı zorluyor. Niçin? Yaptığını oya dönüştürmek için. Hükümetler gelecek seçimler için değil; gelecek nesiller için çalışmalı.

Siyasi partileri uyarıyorum: Yalnız borç, tüketim ve israfla yürüyen ekonomi ülkeyi yabancılara ipotek ettirir. Hükümet kriz sonrası verdiği sözleri tutmalı; hepimiz de konunun takipçisi olmalıyız. Değilse, yarın çok geç olabilir.