En sevdiğim mevsimdir sonbahar.
Öyle hüzün falan değil bence şölendir.
Yazın kavurucu, bıktırıcı, bezdirici sıcaklarından sonra adeta cennet gibi baharımsı farklı tatlarla şenlenmiş, coşmuş güz; hazan dense de hasat zamanıdır.
Elbet yeşil biraz daha tablonuzdan uzaklaşmış, sarı kızıl kahve daha fazla sahnede yerini almıştır.
Deniz soğumuş, ayaklarınıza geldiği yerden geri dönüp uzaklaşmış, içine kapanmıştır.
Dağlardan inen rüzgâr, saçlarını bırakıp aşağı koşmaya başlamıştır.
Yağmurlarla oluşan göller yanı başınıza koşup sizleri üşütmüştür.
Fakat ortalık renk festivalidir, sarı hevenkler ya da mor salkımlar gibi kimi sepette kıvrılmış, kimi kırmızı demetler halinde üzümler etrafı renklendirmiştir.
Alıçlar, muşmulalar, hünnaplar.
Gençliğimde de yaz ile aram fazla iyi değildi, daima favorim eylül ve mayıstı.
O dinginlik, dağdağadan uzaklaşma, karınca gibi kaynayan insan selinden sonra sükûnet, huzur nerede var.
Bugünlerde yağmurlu, kimileri fazlası ile bundan mustarip fakat adeta dünya dengesini buldu.
Bahçeler renk cümbüşü içerisinde, cevizler silkelenmekte, geç eriklerin armutların hasadı yapılmakta.
Amasya Suluova’da yaşadığım o genç yıllarımda da efsane idi güz.
Pazaryerleri bir bayram yeri gibiydi, kamyonlarla gelirdi domatesler, at arabaları evlere erzak taşırdı, tenekelerle kuşburnu alırdı kadınlar. Bahçelerine ateş yakarlar koca kazanları oturturlardı. Salçalıklar doğranır kaynatılır, yoğurtlar ekşitilip tarhanalar yapılır güneşe serilirdi. Kuşburnular o dikenli meyvelerinden usarelerini çıkarmamak için direnir, değil makineyle, kadınlar ellerine bir eldiven bile takmadan seherde başlarlardı imeceye. Dikenlerin bıçak gibi yaralamasına aldırmadan kuşburnu, elma, armut, üzüm pekmezlerini yaparlardı.
Canlarını dişlerine takarak bütün kış hazırlıklarını görürken, bunaltmayan dost bir güneş ellerinden tutardı.
Hayvanlar için otların kurutulması, denklerin ahırlara taşınması, samanın hazırlanması ya da dağlardan kuru odun kesilmesi, dolamaotu toplanması, kavkıların kaldırılması, reyhanların kurutulması güz çalışmaları arasında idi.
Çocukluğumun güzü de çok neşeli idi, ürünler kış için hazırlanırdı, şimdiki gibi çok hastalıklar yoktu. Açgözlü zihniyetin ucuz diye kimyevi gübreyi abarttığı zamanları görmemişti daha. Toprak, su ve hava henüz kirlenmediğinden zehir saçmıyordu, hububat. Yaz tatillerimizde gittiğimiz dede köyü Elazığ’da bütün o tatlı telaşları yaşardık, şimdi insan ilişkileri de kirlenmeden nasiplendiği için artık değil komşular, akrabalar; kardeşler bile bir araya gelememekte.
O zamanlar köyün etnik, dini, mezhepsel farklılıkları üzerinde kimseler durmaz, kurdukları kazanları başında avlulara doldurulmuş buğdayları kaynatıp bulgurlarını kendileri yaparlar, kendi değirmenlerinde ekmeklik unlarını hazırlarlardı. Henüz şarap fabrikalarına üzümlerini vermedikleri için avlular tonlarla üzümle kaplanır ve o koca kazanlarda o üzümler şıra, pekmez, ya da pestil, cevizli sucuk olarak hazırlanırdı.
Öylesine doğal beslenen çocuklar hasta olmazdı.
Yazın o gürültücü, bunaltan, saygısız sıcaklarından sonra kitap okumak için de uzun güz gecelerinin bereketi, start almıştır.
Okulların, fabrikaların, atölyelerin en randımanlı günleri, bu mevsimdir.
Kış kimilerine göre daha bunaltıcı, sıkıcı bulunabilir ama çok değerli baharın bekleyişini yüreğinde barındırdığından, daha verimli çalışmalara ev sahipliği yaptığından, paha biçilemez mevsimlerdir hepsi de.