2001 krizinden sonra IMF destekli Kemal Derviş

programının zerre şaşmadan uygulayan AKP hükümeti, bu programın kamu maliyesini

disipline etmesi ve bankacılık sektörünün sağlama alınmasının yanında ülkeye

akan küresel ölçekteki bol sıcak paranın etkisiyle 2002-2006 arasında pembe bir

tabloya imza attı.

Türkiye nin 2002-2006 ortalama milli gelir büyümesi yüzde

7.2 olurken, gelişmekte olan ülkeler ortalamasının da yüzde 6.9 olması, küresel

sıcak paranın söz konusu ülkelerin büyümelerine yaptığı dopingi gösteriyor.

2007-2012 döneminde ise, özellikle de 2008 küresel krizinin de etkisiyle

Türkiye nin büyüme ortalaması yüzde 3.5 e geriledi. Ancak burada çarpıcı bir

nokta var; diğer gelişmekte olan ülkelerin bu dönemdeki büyüme ortalamaları

yüzde 6 oldu. Burada, Türkiye nin bir türlü çözül(e)meyen yapısal sorunları ve

kırılgan yapısı belirleyici oldu denebilir.

Nitekim, küresel sermayenin sesi yabancı basının bir

aralar yere göğe koyamazken, bir anda patlamaya hazır bomba gibi görmeye

başladığı Türkiye ekonomisi, diğer gelişmekte olan ülkeler gibi kırmızı alarm

vermeye başladı. Ancak, göz kamaştırmaktan Kırılgan 5 li saflarına kayan bu

ülkeler arasında Türkiye, en kırılgan olarak zikredilerek olumsuz anlamda

ayrıştı. Son Fed raporunda da, Türkiye için Kırılgan 5 linin en kırılganı

denmesi bu durumu pekiştirdi.

Şu anda en ciddi mesele olarak görünen cari açığın 2013 te,

2012 ye göre yüzde 32 artarak 65 milyar dolar olması ve bu açığın finansmanında

eskisi gibi sıcak paraya dayanılacak olmasının güçlüğü durumun vahametini

gösteriyor. Duruma zamanında müdahale etmeyi bırakın neredeyse iş işten

geçtikten sonra tedbir almaya girişen siyasi iktidarın tedbirlerinin sonuç

verip vermeyeceği de soru işareti. Tüketimi ve ithalatı kısarak cari açığın

düşeceği meydanda ama bu düşüşün çok büyük oranda olmasının ekonomiyi

durgunluğa sürükleme riski de ayrı bir mesele.

Tüketimi kısıtlamaya yönelik, mesela kredi kartına

taksidi sınırlama gibi tedbirlerin daha şimdiden delinmeye başlaması ve belki

de seçim öncesi esnafın tepkisinden çekinen siyasi iktidarın bu duruma şimdilik

sessiz kalması, bu tedbirlerin ne kadar sonuç verebileceğini sorgulatıyor.

Durgunluğun kıyısında gezinen ekonomi yüzünden ÜFE deki fiyat artışlarının

büyük kısmını tüketici fiyatlarına yansıtamayan üretici kesimler gerçeği

karşımızda dururken, bir de bu şekilde bir kısıtlama esnafın iflahını kesebilir

haliyle. Ha, kredi kartına taksit vasıtasıyla gelirinden fazla tüketen

vatandaşın durumu normal mi; elbette hayır. Bütün mesele de, bu sağlıksız

tüketim çarkını besleyen ve hanehalkını borç yükü altına sokan yanlış

politikalar zaten.

Merkez Bankası nın yüzde 5 enflasyon için her türlü

aracı kullanırım iddialı çıkışı, ekonomiyi bekleyen durgunluk riskini ortadan

kaldırmıyor. Doların ateşini düşürmek için 23 Ocak ta 3.15 milyar dolar satan

ve başaramayan, daha sonra yaptığı faiz artışıyla da pek amacına ulaşamayan Merkez in,

enflasyon hedeflemesine geçildiği tarihten beri bir türlü başarılmayan

enflasyon hedefiyle ilgili bu iddialı açıklaması da pek anlamlı gelmiyor. Türk

ekonomisinin önündeki en önemli sorun olarak görünen, büyümenin eksiye geçmesi

ve işsizliğin patlaması şu anda. Elbette enflasyonu da kontrol altına almak

gerekiyor ama durgunluk tehdidi daha ağır basıyor.

Kırılgan 5 linin en kırılganı olarak gösterilen

Türkiye ye, siyasi iktidarın çok bel bağladığı dış kaynakların gelmesi de

kesilirse, olacakları düşünmek tam bir felaket senaryosu olacak. Türbülansa

girdik, çıkarız , ekonomimiz çok güçlü açıklamalarından daha anlamlı bir

şeyler, mesela üretmeye ve ihraç etmeye dayalı bir büyüme modelini gerçekten

benimsemeye ihtiyaç var artık.

Yoksa, sırf geçici bir tedbir olsun ve bir süreliğine

cari açığı düşürsün diye tüketimi kısma tedbirleriyle vs ile hallolacak gibi

değil mesele.