Bir film ismi değil, yazı başlığı. Yaşadığımız susuz yaz. Çok değil daha beş on yıl önce Anadolu da dereler nazlı nazlı akar, bizler de yolumuzu onların yanına çevirir, seyre doyum olmayan manzaralara dalıp giderdik.

Şimdi o nazlı derelerin kuruduğunu görmek insana nasıl hüzün vermekte.

Herhalde sadece Karadeniz bu ıstıraptan azade.

Bol yağış aldığı için, derelerini kurumuş görme acısını yaşamamakta.

Kaç gündür Ege deyim.

Etraf çöl gibi.

Üstelik denize yakın yerlerdeki dereler bile kurumuş.

En fazla su yoksulluğunu, yine Güneydoğu çekmekte.

Kışın kar yağmaması pek çok nehrin su seviyesini önemli ölçüde düşürdü.

Doğu Anadolu ülkemizin buğday ambarı.

Bu nehirlerdeki su kaybı, tarım ve hayvancılık için tehlike çanlarının çalıyor olması demek.

Geçmiş yüzyılların ağır kuraklık, kıtlık sorunları yüzünden haritalar değişti.

Göçler, savaşlar sonucu yeni yurtlar oluştu.

İnsanlık şimdi tekrar bu korkutucu gerçekle yüz yüze geldi.

Susuzluk yüzünden ovalara ne buğday ekilebilir, ne bağların bahçelerin yeşil yüzü şenlenir.

Meyve ve sebzelerin hepsinin boynu bükülür.

Susuz bir çöle dönüşen kimi yörelerimizde hayvanlar hastalanmaya başladı, telef haberleri gelmekte.

İnsanlığın en önemli içgüdüsü olan açlığın başka ilacı yok.

Tarım ve hayvancılık yara alırsa bir felaket başlamış demektir.

Çocukluğumdan beri bilmem ki İstanbul un kaynak suları kurusun.

Babamın en büyük hobisi kaynak sularının başına gidip, oralardan bir iki günlük içme suyunu taze taze almaktır.

Şimdi ilk kez şahit oluyorum ki babamla birlikte gittiğimiz Beykoz un pek çok tatlı su kaynağı kurudu.

Hatta Anadolu dan gelen bir arkadaşı kendisine telefon edip, "Sana gelirken, şehrimizden ne getireyim, ne arzu edersin" dediğinde, o da; "İyi suyunuz varsa, su getirin" derdi.

Ben de baba isteyecek başka bir şey bulamıyor musun dediğimde, kızım en güzel şey sudur, derdi.

Evimize hediye olarak farklı şehirlerden, köy ve kasabalardan getirilmiş testiler ve bidonlar içindeki baldan tatlı sularla geçirilmiş bir çocukluk ve gençlikten sonra, susuz yaz bayağı elem vermekte.

Şimdi babamın bu su merakı bana da geçti.

Her gittiğim yerde, yörenin tatlı su kaynaklarını soruyorum.

Çoğunun kurumuş haberini alıyorum.

Konya da eşimin köyünde uzak dağ çeşmelerini geziyoruz, yıllar önce bana sevinçle anlatmıştı "Bak şu çeşmeyi dedem seneler önce karşıki dağların ardındaki suyu buralara getirerek yapmış, civarda en lezzetli su diye meşhurdur."

Ne hazin daha yakın yıllarda köy kadınları o çeşmenin suyunda bulgurluk, buğdaylarını yıkarlardı, köylü suyunu alırdı. Gelinlik kızlar çeyizlik yataklarının yünlerini çırparlardı.

Bir panayır gibi idi o çeşme başı.

Diğer çeşmelerin suyu kurumuş, o da ip gibi akmakta.

Titreye titreye, ha kesildi, ha kesilecek.

Köyü ikiye bölen ırmakta balıklar tutulurdu, şimdi tek damla suyu kalmamış, kupkuru toprak insanın yüzüne kuvvetli bir güneş sıcağı yansıtmakta.

Güzel Anadolu coğrafyası susuz bir yaz geçirirken, sanki ağlamcıl bir melodi ile bizlerden bir dilekte bulunmakta:

"Ne olur, çok dua edin yoksa hep birlikte felakete yürümekteyiz."