Virüsle yaşanmakta.
Tamam.
Ancak şehrin dost simalarını hepimiz ne kadar özledik.
Kendisine İstanbul’un nüfusunu soranlara, yerin altındaki ölüleri de hesaba katarak cevap verirmiş, Yahya Kemal.
Yanlışını düzeltmeye kalkışanları, “İstanbul’un yerin altında yatanlarla birlikte İstanbul olduğu” cevabı ile hizaya getirirmiş, usta şair.
Ne kadar doğru bir tespit.
Yatırlarımız, hamûşanın sakinleri, eski kabristanın ehli; herkesten daha fazla İstanbulludur.
Arkadaşlarımızı, dostlarımızı özlediğimiz gibi İstanbul’un nüfusunu oluşturan öte ehlini de özledik.
Madem gündüzleri her yan kalabalık.
Trafik, araçlar, insanlar, risk büyük deyip.
Gece ziyareti düzenliyoruz.
Allah’ım, Süleymaniye’yi görmek ne kadar iyi geldi her birimize.
Işıklar içerisindeki mabet, başına yağan yıldızlar altında, her zamankinden daha albenili ve efsunluydu.
Seyretmeye doyulamayan mimarisi, başka avlulardakine benzemeyen dikdörtgen şadırvanı, medreseleri, Haliç’e fırlattığı mağrur bakışları ile adeta şehrin yakasındaki en görkemli elmas broştu.
Ben nasıl şimdiye kadar hiç görmemişim diye şaştığım Eyyub Sultan Camii’nin kilitli kapısı yanındaki sadaka taşı.
İnsanlar oraya para bırakırken, merhamet hırsızlarının etrafı talan eden, acıklı efektle yakarışları.
Bir grup kadın dilencinin hakkını verip, türbeyi uzaktan da olsa duvarın demir kafesinden görmeye çalışan genç kızın sert ricası;
-Hanım teyze lütfen sus, duaya yoğunlaşamıyorum.
Yahya Efendi daha sakin.
Eyüp’ün dilencileri oraya uzanamamışlar.
Denizin dalgalarına şiirler okuyan güz gülleri sallanırken hafif rüzgârda.
Belli bu ritim, bu ıslık, bu terennüm; şeyh hâlâ duadadır.
Şehrin manevi mimarlarını ziyaretten mahrum kalmak istemeyenler, gece yarısı doldurmuştu kapıları kilitli olmasına karşın Fatih Camii’nin geniş avlusunu.
Çocuklar büyük bir oyun parkı bulmuş olmanın sevinci ile duvarlarına tırmanmakta.
Yüzyıllar öncesi bir gelenekle umutla beklemekteydi kediler, Çorba Kapısı’nı.
Yaşlı bir zatın avucundan su içirdiği sarı sarman, kara karman kedi yavruları ne kadar da aşina idiler kendilerine açılan dost ellerde biriken çeşme sularına.
Başında kaskı ile uzun yoldan terini silmeden gelmiş bir süvari gibi sarılmıştı Fatih’ in türbesinin bahçeye bakan penceresine, terbiyeli genç.
Yavaş sesle konuşmaktaydı onunla.
Neleri paylaşmakta, nelere şaşmakta, nelerden kaçtığını açmıştı, yüzyıllardır yaşlanmayan tarihin delikanlısına.
Sende çağı ters yüz eden fetihler, bende bu yarışlar uyar mı birbirine deyip dertleşmekteydi.
Fakat başlarındaki karanfilli yazmaları, nefis hatlı kitabeleri, mermerden peçeleri ile ille de geçmiş zaman yaşamışları.
Hayatımıza anlam katan, derin manalar yükleyen, manevi nakışlarla bezenmiş güzeller, sizler de mutlaka bizleri izlemektesiniz.
Dünyanın şu çivisi çıkmış haline şaşarak bakmaktasınız.