Anamızdan doğduğumuzdan beri,

Bizi karşılayan ülke belleği, pek de hayır konuşmaz.

Ağıtlarla, geleceğimizi acıyla şekillendirirken,

Halkın psikolojisi, kesinlikle umurunda olmaz.

Altmışlı yıllarda geçen çocukluğumda annemin gözyaşları belki de ilk anımsadıklarımdır.

Menderes’in idam sehpasındaki fotoğrafını yıllarca sandığında sakladı.

Her açtığında o tahta sandığı, gözyaşları sel oldu.

Moda, giyim kuşam varken genç bir kadının, siyaset neden bu kadar umurunda olmakta idi ki.

O ağlarken babamın karşı savları makineli tüfek gibi evin içerisinde gözyaşlarını hedef alır; “Onlar da devleti iyi yönetselerdi, yolsuzluk yapmasalardı” diye CHP kanadından konuşur,

Genç annem, idam edilenlerin geçmeyen acısı ile sinirlenir, “Hırsızlık mı yaptılar, çaldılar mı” diye onları savunurdu.

Radyomuzdan haberler çok dikkatli takip edilirdi.

O yıllarda televizyon olmasa da radyodaki yurttan sesler koroları, tiyatro saatleri, konserler o kadar alaka uyandırmaz,

Lakin haber saatleri asla kaçırılmazdı.

Yaz akşamları bahçemizde hazırlanan annemin nefis yemekleri ile süslenen sofrada yine sessizlik hâkimdir; 19.00 ajansları asla kaçırılmaz, nefes almadan dinlenirdi.

Annem ve babam can kulağı ile dinlediklerinden, çocuklar ses çıkarmaz, ülkede yaşananlardan çok erken haberimiz olurdu.

İlkokula başlayıp okumayı sökünce bu kez eve gelen gazetelerin haber kısımları, köşe yazıları dikkatle okunur, altı çizilir, yorumlar bazen kabul edilmez, evdeki yorumlarla ayrı bir eğitimden geçerdik.

Yetmişli yılların başlarında ortaokulda çocukların mevsimleri yaşadığı leylak ya da mor salkımların altında şiirler okuduğu dönemlerde de ülke gündemi bizim ailede başat rolde idi.

Annem radyosu ile Deniz Gezmiş’in eylemlerini, kaçışlarını, arkadaşları ile büyükelçi hesaplaşmalarını yakından takip ederken, ben de olayları saat saat yaşayıp ertesi gün okulda anlattığımda pek kimsenin gündeminde olmuyor hatta Türkçe dersinde bir yerinden ilinti kurup cümleye dâhil ettiğimde öğretmenim kızıyordu;

“Bu yaşta çok erken politik durum almışsın. Yanlış. Aileni kınıyorum, seni bu konulardan uzak tutmaları gerekmekte.”

Kantinde sıra kapmaya çalışan çocuklardan bir kişi bile bulup günlük siyasanın korkularını paylaşamadan, insan gürültülerinden uzakta o haberlerin ruh karartması ile dünyaya küsüyordum.

Yetmişli yılların ikinci yarısı da benzer profilde idi, öğrencilerin siyasetle uğraşması Kandilli Kız Lisesi’nin yaşlı öğretmenleri tarafından yadırganmıştı. Atatürk ülkeye her fedakârlığı yapmış, bitirmiş, bizim artık sefa sürmemiz gerekmekte idi.

Ancak ülke belleği, 1978 kuşağı için de özenle hazırlamıştır kaygılanmanın dev boyutunu.

Kamplaşma, sağ-sol kavgası ile orta yaşlı babam ve annem artık televizyon haberlerini bir an yalnız bırakamıyor, sadece üniversiteye giden kızları için değil bütün ülke gençliği için akılları başlarından gitmekte idi.

Üniversite kürsülerine dahi bombalar koyup, masum öğrencileri katledip ya da sakat bırakmakta, okul kapılarını patlatarak gençleri öldürmekte, cenaze törenlerinde dahi insan safarisi düzenleyip her yerde ölüm kusmakta idiler.

Seksenli yıllar; darbesi, tutuklamalar, idamlar ile acı ile harmanlanmıştı.

Özal bir yerlerde bulunmuş halkın umutsuzluğunu, yaralarını ekonomi kılıfı ile sarmaya çalışan bu adam göle mayayı tutturmuştu. Artık kimse, kimsenin fikrini çürütmek için ölmeye değmezmiş denmeye başlanmıştı.

Lakin doksanlı yıllar irtica yaygaraları ile can yakmaların başka adresi olmuş, partiler kapatılmış, önemli aktörleri tutuklanıp hapislere atılmış, siyasi baskılar asla ülkeden alıp başını gitmemişti.

İkibinli yıllarda biraz daha rölantide giden siyasa treni, başka varyantlara sapmış, artık sağın da solun da değil uğruna öleceği bir dava, konuşacağı parti bülteni bile kalmamıştı.

Ülke gündemi yolsuzluklarla, hırsızlıklarla, vurgunlarla anılır olmuş.

Öyle bir alışılmış ki bu yasaklar, yanlışlar olağan bulunmuş.

A partisi çalıyor, B partisi de çalacak elbet denmiş.

Basına yansıyanlar yadırganmamış.

Muhalefet partisinin şaibeli kurultayı hayret uyandırmamış.

Mahkemeden çıkan mutlak butlan ile elbet tansiyon yükselmiş, Atatürk’ ün partisi karışmış, partililer birbirine düşman kesilmiş.

Ülke insanı, bu hengâmede hangi tarafa hak vereceğini bilememiş.