“Üç Kapı ve Dördüncü Anahtar” başlıklı yazı ile devam edelim…
“Uzak bir ülkede, ilim ve ticaretin geliştiği büyük bir şehir vardı. Şehrin girişinde dört kapı bulunurdu. Birinci kapının üzerinde "Güç", ikinci kapının üzerinde "Zenginlik", üçüncü kapının üzerinde "Şöhret" yazardı. Dördüncü kapının üzerinde ise şu kelime vardı: "Hakikat."
İnsanların büyük çoğunluğu ilk üç kapıdan birini seçerdi. Çünkü oralarda alkış vardı. Makam vardı. Kalabalık vardı. Dördüncü kapının önünde ise çoğu zaman sessizlik hâkimdi.
Bir gün hükümdar, ülkenin geleceğini emanet edeceği yöneticileri belirlemek istedi. Ülkenin en meşhur komutanını, en zengin tüccarını, en tanınmış bilginini ve kimsenin adını bile bilmediği yaşlı bir haritacıyı huzuruna çağırdı. Önlerine eski bir harita koydu. Haritanın üzerinde tek bir cümle yazıyordu: "En büyük felaketler, görülemeyen yollardan gelir."
Komutan haritaya baktı. "Düşman sınırlarımızın dışında." dedi.
Tüccar baktı. "Tehlike pazarlardaki durgunluk." dedi.
Bilgin uzun uzun düşündü. "Muhtemelen eski bir bilmece." diye cevap verdi.
Yaşlı haritacı ise haritayı ters çevirdi. Salon sessizleşti. Hükümdar sordu: "Neden ters çevirdin?" Haritacı gülümsedi. "Çünkü yıllardır herkes aynı taraftan bakıyor." Ardından elini haritanın kenarındaki küçük bir işarete koydu. Kimsenin dikkat etmediği ince bir çizgi vardı. "Bu yol yeni açılmış." Komutan itiraz etti. "O kadar dar ki oradan ordu geçemez."
Haritacı başını salladı. "Ordu geçmez. Ama fikirler geçer. Yanlışlar geçer. İhmaller geçer. Çürüme geçer." Kimse onun sözünü önemsemedi. Aradan yıllar geçti. Şehir büyümeye devam etti. Binalar daha gösterişli oldu. Pazarlar daha kalabalıklaştı. Kutlamalar arttı. Fakat aynı yıllarda kimsenin önemsemediği başka şeyler de oluyordu. Ustalar çırak yetiştirmiyordu. Âlimler birbirlerini dinlemek yerine alkışlayanları tercih ediyordu. Çocuklar soru sormaktan çekiniyordu. Görevler ehline değil, yakın olana verilmeye başlanmıştı. Raporlar yalnızca iyi haberleri taşıyor, kötü haberler ise çekmecelerde kayboluyordu. Herkes başarı hikâyeleri anlatıyor, kimse sessizce büyüyen çatlaklardan bahsetmiyordu. Şehir yıkılmadı. Hiçbir savaş da çıkmadı. Ne deprem oldu ne de yangın... Ama insanlar birbirine güvenmemeye başladı. Esnaf sözünden döndü. Mahkemeler gecikti. Okullar ezberi öğretti. Gençler gitmenin yollarını aradı. Şehir ayaktaydı... Fakat ruhu çökmüştü. Hükümdar yaşlanan haritacıyı yeniden çağırdı. "Haritadaki o ince çizgi bu muydu?" diye sordu. Haritacı pencereye baktı. "Hayır."
"Öyleyse neydi?"
"İnsanlar, büyük felaketleri hep gürültüyle gelir sanırlar. Oysa en büyük çöküşler sessiz yürür." Bir müddet sustu. Sonra cebinden küçük, paslanmış bir anahtar çıkardı.
Hükümdar şaşkınlıkla sordu: "Bu hangi kapının anahtarı?"
Haritacı cevap verdi: "Hiçbirinin..."
"Peki neden sakladın?"
"Çünkü bu, kapıları değil; insanların zihinlerini açan anahtardır."
"Adı nedir?"
Yaşlı adam derin bir nefes aldı. "Öz eleştiri."
"O olmadan güç kibire dönüşür. Zenginlik israfa dönüşür. Şöhret gösterişe dönüşür. İlim taassuba dönüşür. Yönetim ise yalnızca makamdan ibaret kalır."
Hükümdar uzun süre konuşamadı. Ertesi gün şehirde yeni bir kanun yayımlandı. Artık her kurum yılda bir defa başarı raporu hazırlamak zorunda olduğu gibi, hata raporu da hazırlayacaktı. En çok alkış alan değil, en büyük yanlışı zamanında fark eden ödüllendirilecekti. Çünkü hükümdar sonunda anlamıştı: Bir toplumu ayakta tutan duvarların kalınlığı değil, yanlışlarını görebilecek kadar açık kalan vicdanıdır. Ve hakikatin kapısı, dışarıya değil; insanın kendi içine açılır.
Kıssadan Hisse: Toplumlar çoğu zaman dışarıdan gelen tehlikelerle değil, içeride konuşulmayan gerçeklerle yıkılır. Hakikatin en güvenli bekçisi ise kusursuzluk iddiası değil; sürekli muhasebe yapan ortak akıldır.” Yazan: Çetin OLGUN