Ah, küçücük gemi / Sulara attın şimdi kendini, delisin

Ah, yakarlar seni / Dönmezsin bir daha, delisin

Ah, peşimde rüzgâr / Ne yağmurlar dost ne bir kıyı var, deliyim

Ah, düşlerim kaldı / Yalnızım düşlerim kaldı, deliyim

Kime sorsam dönüşüm yok / Nereye gitsem mavi

Yelkenimde deli rüzgâr / Her yanım tuz, deliyim

Ah, yaralı kalbim / Yanıp gidecek yaralı kalbim, delisin

Ah, küçücük gemi / Dönmezsin bir daha geri, delisin

Ah, deniz olayım / Tuzumu rüzgârda savurayım, deliyim

Ah, ne yelken ne yel / Köpüklerde kaybolayım, deliyim

Kime sorsam dönüşüm yok / Nereye gitsem mavi

Yelkenimde deli rüzgâr / Her yanım tuz, deliyim.”

Bazı şarkılar vardır; yalnızca dinlenmez, yaşanır. Kelimeleri birer hatıraya, ezgileri ise bir iç yolculuğa dönüşür. Hüsnü Arkan’ın söz ve müziğini taşıyan bu ezgi de benim için böyle bir yerde duruyor. Hele ki Cengiz Özkan yorumuyla… Sanki bir ses değil de, içimde uzun zamandır suskun bekleyen bir duygunun yeniden dile gelişidir bu. İki sanatçı da benim başucu yol arkadaşlarımdandır; yalnızca müzik yapan değil, insanın ruhuna dokunan, onu dönüştüren isimler.

Cengiz Özkan’la tanışıklığım, bir müzik keşfinden ziyade bir hayat kesitine denk düşer. Bekâr evimizin o kendiliği içerisinde hayatın kıyısındaki zamanlarına… O evin bir o kadar sahici atmosferinde, Tahsin’in Osmanlıca çeviri yaptığı saatlerin arasında, radyodan yükselen bir sesle başladı her şey. Tahsin Topçu’yu anlatan bir program dinlerdi ve ardından Cengiz Özkan’dan seçki türküler dinlerdi. Çalan bir türkü, zihnimize usulca sızdı. Benim için “male” o evden yadigârdır. O an belki farkında değildik ama o ezgi, belleğimizde bir iz bırakmıştı. Sonraları dönüp baktığımda, müziğin yalnızca kulağımıza değil, hayatımıza da yerleştiğini anladım. Özkan’ın sesiyle kurduğum bağ, işte o günlerin sessiz tanıklığında derinleşti.

Müzik, bazen insanın kendi iç sesini duymasını sağlar. Özkan’ın yorumlarında hissettiğim şey tam olarak buydu: bir iç yankı. Hele uzaklarda olduğum zamanlarda… Gurbetin o keskin yalnızlığı içinde, bir türkü ansızın memlekete açılan bir kapıya dönüşürdü. Her nağmede bir dağa, bir bağa, bir dosta uğrardım sanki. Ses, mekânı aşar; zamanın içinden geçerek insanı ait olduğu yerlere taşırdı. O anlarda müziğin yalnızca bir sanat değil, bir hatırlama biçimi olduğunu kavradım.

Bir gün Derek’in söylediği bir cümle bu hissi daha da belirginleştirdi: “Sözlerini anlamıyorum ama içime işliyor.” İşte müziğin en saf hali… Dilin sınırlarını aşan, anlamdan bağımsız bir duyuş. Çünkü bazı ezgiler, kelimelerden önce kalbe hitap eder. Anlam, sonradan gelir; önce titreşim, önce his vardır. Bu yüzden müzik evrenseldir; çünkü insanın en ilkel, en çıplak hâline dokunur.

Hüsnü Arkan ise benim için daha çok üniversite yıllarında keşfedilmiş, ama derinliğiyle hemen kök salmış bir ses oldu. Üniversite yıllarında, kalabalıkların içinde kendine yer arayan bir ruh hâliyle tanıştım onunla. Belki daha önce Ezginin Günlüğü’nden kulağım aşinaydı; fakat solo çalışmalarındaki o yalınlık, o içtenlik bambaşka bir kapı araladı. Arkan’ın sesi, insanın kendi iç konuşmasına eşlik eden bir dost gibidir. Gürültüye değil, sükûnete yaslanır.

“Hoş geldin” mesela… Tek başıma dinlediğimde bile içimi ısıtan, beni kendime yaklaştıran bir ezgi. Ama müzik, yalnızca bireysel bir deneyim değildir; paylaşıldığında çoğalır. Hayat arkadaşımla aynı şarkıda buluşmak, aynı duyguda kesişmek bambaşka bir derinlik kazandırdı bu esere. Öyle ki düğünümüzde bu şarkıya yer verdik. Yıllarını ilahi ve ezgi söyleyerek insanların cemiyetlerine anlam katan Ali Doğan hocanın o anki yorumu, müziğin nasıl birleştirici bir güç olduğunu bir kez daha gösterdi. Bir şarkı, bir hayatın dönüm noktasına eşlik edebilir; hatta onu anlamlandırabilir.

Müzik, insanın ruh mekânlarını dolduran bir sanattır. Tıpkı bir ev gibi düşünürsek, ruhumuzun da boşlukları vardır. O boşlukları bazen bir hatıra, bazen bir söz, bazen de bir melodi doldurur. İyi müzik ise bu boşlukları rastgele değil, incelikle yerleştirir. İnsan ruhunu kabalaştırmaz; aksine inceltir, zarif kılar. Belki de bu yüzden, güçlü yorumcuların sesiyle karşılaşmak bir ayrıcalıktır. Çünkü onlar yalnızca şarkı söylemez; bir duyarlılık biçimi inşa ederler.

Bugünün hızla tüketilen, yüzeysel müzik anlayışı içinde, böylesi eserlerin değeri daha da artıyor. Zira artık müzik çoğu zaman bir arka plan gürültüsüne indirgenmiş durumda. Oysa gerçek müzik, insanı durdurur. Dinlemeye zorlar. Hatta bazen yüzleşmeye… İçimizde bastırdığımız duygularla, unuttuğumuz hatıralarla karşı karşıya getirir bizi. Hüsnü Arkan’ın sözleri ve Cengiz Özkan’ın yorumuyla hayat bulan bu ezgi de tam olarak bunu yapıyor: insanı kendi içine çağırıyor.

Belki de mesele, ne dinlediğimizden çok, nasıl dinlediğimizdir. Müziği bir tüketim nesnesi olarak mı görüyoruz, yoksa bir tecrübe olarak mı? Eğer ikinciyi tercih ediyorsak, o zaman her şarkı bir yolculuğa dönüşebilir. Ve o yolculukta, bazen bir küçücük gemi oluruz; bilinmez sulara açılır, geri dönmeyeceğimizi bile bile yola çıkarız. Delilik dediğimiz şey de belki budur: Bilinmeyene doğru cesaretle ilerlemek.

Nihayetinde müzik, insanı iyileştiren bir imkândır. Ama her iyileşme gibi, bu da bir çaba ister. Doğru sesleri bulmak, onlarla bağ kurmak, onları hayatın içine yerleştirmek gerekir. Ben kendi adıma, bu bağın izini Hüsnü Arkan’ın sözlerinde, Cengiz Özkan’ın sesinde buldum. Ve her dinleyişimde, biraz daha kendime yaklaştığımı hissettim. Belki de bu yüzden, bazı şarkılar bitmez. Sadece susar. Müzik, sadece bir eğlence aracı ya da boş zaman uğraşı değildir. O, ruhun gıdası olmanın ötesinde, ruhun kendisini inşa ettiği bir mimaridir.

Güçlü yorumcular, doğru kelimeler ve incelikli melodilerle birleştiğinde insanı "insanlaştırır", kibrini kırar, merhametini uyandırır. Bekâr evindeki bir radyo yayınından, gurbetteki bir akşamüstüne; hayatımızın en mutlu gününden, yalnız kaldığımız en derin anlara kadar bu sesler bize eşlik eder. Hüsnü Arkan’ın kalemi ve Cengiz Özkan’ın nefesi, o "küçücük geminin" hiçbir zaman yalnız kalmayacağının, suların bizi her daim bir dost kıyıya ulaştıracağının teminatıdır. Ve bizler, bu ezgilerle beslendikçe, her yanımız tuz da olsa, yelkenimizde o deli rüzgâr estikçe, maviye olan yolculuğumuzdan asla vazgeçmeyeceğiz. Çünkü biliyoruz ki; her nağme bir duadır ve her gerçek sanat eseri, bizi bizden alıp yine bize, ama daha güzelleşmiş bir bize götüren mukaddes bir seferdir.

Hoşça bakın zatınıza…