“Saraydan Kız Kaçırma” adını daha ben 14 yaşında iken duymuştum.
Karaman yetkilileri, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nı 1961’de Karaman’a davet ederler.
İlk defa bir ilçeden böyle bir davet gelmesine sevinen Hikmet Şimşek, hemen derhal gelebileceklerini bildirir.
Sahne kurulur, gösteri başlar.
Beş dakika bile geçmeden içleri sıkışmaya başlar.
Seyircilerin ayaklarıyla katılabilecekleri oynak hava duyamazlar.
Erkek ve kadın sesleri, hiç duymadıkları sesler…
Oyunlar, kaşık kavası değil, zurna havası da değil ve tulum zurna da değil.
Kim, kimi kaçıracak bir türlü bilemezler.
Sahnedeki kadınların ve erkeklerin yürüyüşleri bile bildikleri yürüyüş değil, ne ovalı ne dağlı yürüyüşü.
Bir kısmı salonu terk eder, bir kısmı kızın nasıl kaçırılacağını görmek için herkes dedektif hassasiyetiyle takibe devam eder.
Derken oyun biter...
Sanatçılar sahne arkasına çekilirler.
Takdimci, “Şimdi de Silifke ekibi…” deyince sahneden “Kekliği düz ovada avlarlar” müziğini duyan seyirciler, avuçlarını patlatırcasına alkış alkış, alkışa devam ederler.
Opera sanatçıları ve yönetmen sahneye geri gelirler, topluca seyircileri selamlarlar, geri gideler ama alkış devam eder.
Opera sanatçıları üç defa sahneye gelip giderler.
Hikmet Şimşek, Ankara’dan Karaman’ı tebrik eden, ilk defa bir ilçede sahneledikleri oyunun coşkuyla alkışlandıklarını ifade eden bir mektup gönderdiği de dillerde dolaşır.
Hâlbuki o alkışlar, Silifke ekibinin insanın bütün eklemlerini oynatacak olan gösteriyi karşılama alkışıdır.
Yazımın başlığını o operadan aldım.
Çünkü ülkelerinin korsanlık yaptığını aleni olarak basın önünde söyleyen ve Venezuela Devlet Başkanı’nı sarayından kaçırdığını ve şu anda ABD’de hapis tutulduğunu söyleyen ABD Başkanı Trump, denizlerde haracını vermeyen gemileri bombalıyor, tonlarca uyuşturucu kaçırdıkları gemileri bombalıyoruz diye kendini temize çıkarma gösterileri de yaparken yastık altından, ceplerden, kasalardan, bankalardan para kaçırma operasyonunu da devam ettiriyorlar.
Gavur, gavurluğunu yapıyor.
Ona kızmak yerine kendimize kızalım, hâlâ onun kriterlerine uygun hayat yaşayarak onların köleliğini yapmayalım.
İmanımız doğrultusunda yaşamaya yeniden başlayalım.
İslam’da birliği sağlarsak dirliği de sağlamış oluruz.
Nerede birlik?..
Birisi diyor ki; “Benim başkanlığım altında birleşelim.”
Öbürü diyor ki; “Benim başkanlığım altında birleşelim.”
Bir diğeri diyor ki; “Benim koyduğum kuralları bütün dünyada uygularsak birlik sağlanmış olur.”
Peki bu üç grubun uyduğu kurallar kime ait?
Yasalarımızı yazmaya başlıyorlar ama onların yasalarına aykırı olmamasına dikkat ediyorlar.
Sanayide “… Standartları Enstitüleri” kanalıyla, o adam geldiğinde onun arabasına, onun uçağına, onun televizyonuna, onun radyosuna, onun tıraş makinesine uygun malı üreteceksiniz burada demiş.
Yoksa ürettikleriniz bu standartlar enstitüsünden geçmez. Alamazsınız, satamazsınız, üretemezsiniz, başka ülkelere götüremezsiniz demiş.
Abdest alacaksınız lavabo ayak yıkama âdeti olmayanlara göre hazırlandığından yaşlılarımız günde beş vakit ayak yıkayacağından ayağını kaldırmada sıkıntı çekiyor, birçoğu düşüp kalçasını kırıyor ve bizim hiçbirimizin evine de onlar gelmediği halde biz ne olur ne olmaz ya geliverirse diyerek göğüs hizasında yapmaya devam ediyoruz.
Yani bizi kuşatanlar her yönde kendi hâkimiyetini sağlamaya geliyor. Ama huzur getirmiyorlar.
Çünkü bütün bunları yapışının gayesi insanlara saadet ve mutluluk vermek değil, insanların dünya çevresinde sahip olunan bütün yeraltı ve yerüstü servetin kendi ülkesine akmasını sağlamak.
Onun içindir ki, hâkim olduğu ülkelerde dahi sevilmiyor.
Aslında bütün dünya halkının bunlara karşı bir kini vardır.
Ama yöneticilerin yok.
Üçüncü dünya ülkelerinde bütün halkın bunlara karşı müşterek kini vardır. Afrika’daki insanın da kini var. Japonya’daki insanın da kini var. Çin’deki insanın da kini var. Türkiye’deki insanın da kini var.
Bütün insanlık bunlara karşı kin besliyorlar.
Niye?.. Çünkü doğal kaynakları ellerinden alınmış. Ayaklarının altındaki madenleri alınmış. Ürettiği petrolü, pamuğu, fıstığı, şeftaliyi çok ucuz fiyatla kendi ülkesine götürüp gidiyor.
Onları sadece üst düzey devleti yöneten kişiler tutuyor.
Çünkü onlar iktidar elde ederken onlar da onları tutmak mecburiyetinde kalıveriyor.
Onun için bunlar da demek ki huzuru sağlayamamışlar.
Otoriteyi biraz sağlamışlar ama mutluluğu getiremediklerini görüyoruz.
Biz ise birliğe davet ediyoruz.
İlahımız bir olsun. Allah’a (cc) ibadet edelim. Çünkü hepimizin geldiği yer de gideceği yer de aynı.
Rabbimizden geldik. Rabbimize doğru gidiyoruz.
Onun için insanları topyekûn evvela Allah’a imana davet ediyoruz.
Bunlar inanmıyorlar mı? İnanıyor ama çok farklı.
Çin devlet başkanına sorsanız; “Allah kaç?” deseniz “hiç” diyor.
Amerikan devlet başkanına sorsanız “üç” diyor. Adamların ikisi de imtihanda kaybediyor.
Onun için “Tek olan Allah’a iman” ve hep beraber gideceğimiz “âhirete iman” olunca yolumuz tekleşiyor.
Bir yola giriyoruz.
İki tane yol gösterilmiş.
Şu yola girerseniz cennete götürür; şu yola da girerseniz cehenneme götürür.
Kişi cehennemi de görür gibi iman edecek olursa, insanın kötülük yapması mümkün değildir.
Ahirete ve meleklere iman edecek olursak ve kitaba iman edersek kurtuluruz.
Ahirete imanı olmayan kültürlü ve vicdanlı insanların zulmü altında inliyor, kan akıyor, canlar gidiyor.
Kendini Rab yerine koyan Firavun, kendi ırkından olmayanların hepsini köle olarak çalıştırmış.
İsyan etmesi muhtemel olan İsrail oğullarının erkek olarak doğan çocukları doğduğu gün doktorlar tarafından öldürülmüş.
Bugün bile o İsrail oğullarından olduklarını iddia edenler, Rabbimizin ve Hazreti Musa’nın bütün emirlerine muhalif kanunlar çıkararak Firavun olmayı tercih ettiler ve bu geçen iki senede 25 bine yakın çocuğu nasıl öldürdüğünü dünyaya duyururken, “Onlar büyüyünce bize karşı savaşacaklardı” diye cevaplamışlardır.
Kendilerini hem kültürlü hem bütün paralı işlerde başarılı, hem vicdanlarının olduğunu da iddia ettikleri halde Firavunluk damarı bütün kâfirlerin zalim olmasını sağlıyor.
Kurtuluş İslam’da, ona göre hareket edelim.