O gün çok yüksek seslerle uyandı,

Başını pencereden dışarıya uzattığında hummalı bir hazırlık gördü,

Apartmanın küçük, daracık bahçesinin tek ağacı altında insanlar toplanmıştı.

Yaşlı kadın dönüp gözlüklerini alarak bu gürültücü insanların kim olduğunu anlamak istedi.

İçlerinden bir iki kişiyi tanıdı.

Kapıcı ve eşi idi.

Ağacın altındaki sofrada “yok”, yoktu.

Kuş sütü eksikti tek.

Kadın ağırlıklı masada gençler koşturuyor, kendisine göre çok genç yaştaki anneler oturuyordu.

Çaylar getirildi, orta yaşlı genç anneler yerlerinden kaldırılmadan tabaklarına envaiçeşit börekler, poğaçalar, salatalar, kızartmalar, tatlılar servis edildi.

Anladı, bu bir “anneler günü” kutlamasıydı.

Kahvaltı bitince yedi genç anne, ağacın yanına davet edildi.

Seremoni yapılacaktı.

Kapıcının kızları ve oğulları koşturuyordu, “onlar da anneleri babaları gibi erken evlenmiş, kırsal kesimin insanları” diye mırıldandı yaşlı kadın.

Çiçek buketleri ortaya getirildi.

Herkes eşinin annesine çiçekleri sundu.

Kapıcının kızları ne kadar içten sarıldılar kayınvalidelerine.

Oğulları da saygı ile öptüler annelerinin ve kayınvalidelerinin ellerini.

“Mutluluğun resmi” dedi yaşlı kadın.

Yattığı somyanın üzerine oturup düşündü.

Eğitimli bir insandı, öğretmendi, Anadolu’nun mahrumiyet bölgelerinde ne zorluklarla çalışmıştı.

Tuvaleti dışarıda bir buçuk göz evlerde oturmuşlardı eşiyle.

Nasıl soğuk olurdu o yıllarda Anadolu.

Kar yağar, aylarca yerden kalkmazdı.

Sular akmazdı.

Buzları kırıp kazanda kaynatıp öyle su elde ederlerdi.

Şimdiki gibi makineler yoktu, elde yıkarlardı çamaşırlarını.

Ne zorluklarla büyütmüşlerdi çocuklarını.

Onların eğitimleri, evlilikleri, ev sahibi olmaları derken.

Çok yorulmuşlardı.

Yıllar geçtikçe yalnızlaşmışlardı.

Yaşları eskidikçe fark etmektedirler artık onların evlerine sığamamaktadırlar.

Bir hastane serüveni için o uzak şehirlerine gittiğinde, birkaç gün sonra gelini sormuştu, “ne zaman gideceksin, annemler kardeşimde kalmaktalar, onların evleri küçük orada sıkılmaktalar, burası geniş, buraya gelmek istemekteler”.

Anlamıştır istenmediğini, o gece gözyaşlarına boğulmuş, oğluna tek söz açmamıştır bu konuyla ilgili.

Damadının da bütün sevgisi, saygısı, sadece kendi anne babasınadır.

Arada gittiğinde kendisini yük görmekte, “annemler gelecek” diye duyurmakta, kalkıp gitmesini beklemekteydi.

Zaten bunu her hareketiyle göstermekte, surat asmakta, annesigil geldiğinde mesire yerlerinde yaptığı mangalları sosyal medyada paylaşmaktaydı.

Gelininin de sadece kendi tarafına hazırladığı mangalları görmekteydi internette.

Evdeki bekâr çocuğu, güya pahalı bir çiçek göndermişti “anneler günü” diye.

Lakin konuşmuyordu kendisiyle, ona bir şey söylese duymuyordu kulağından hiç çıkarmadığı kulaklıktan.

Belki elini öper diye beklemiş, “evladım batılın ticari kaygılarla ürettiği yapay anneler gününde çiçek yollayacağına, gel annene sarıl, elimi öp” diyecek olmuş, “bırak bu eski âdetleri, el öpmek de nedir” demiş kapıyı çarpıp arkadaşlarıyla buluşmaya gitmişti.

Akşam televizyonda, “patili annesiyim” dediği için bir spikerin görevden alındığını duyunca anlayamadı yaşlı kadın, “bu suç mu” dedi.

“Kimimiz, çocuklarımızın annesi olamadık, evlat sevgisi yaşatan o ağızsız, dilsiz ama gözleriyle sevgilerini gösteren Allah’ın hayvan kulları ile daha iyi anlaşmaktayız”.

Sepetinden fırlayan kedisi kucağına atlamış, üzülme dercesine boynuna sarılmakta, öpüp koklamaktaydı.

Kırmızı balıkları ve kaplumbağası onu gördüklerinde akvaryumun camlarını kıracakmış gibi ellerine doğru koşmaktaydılar.

“Anne babalarını yalnız bırakan çocuklarımızı sen esirge, sen koru Rabbim,

Onların kırdığı kalplerimize bakıp da, hesap sorma,

Biz hakkımızı helal ettik,

Sen onların her dileklerine icabet et,

Her muratlarına nail eyle” diye dua eden yaşlı kadın.

“Fakat yalnızlığımıza şifa olan o dünya güzeli varlıkları, şirin hayvanları iyi ki yaratmışsın Rabbim” diye içtenlikle teşekkür etti.