Sosyolog Tayfun Atay’dan ödünç aldığımız tabirle başlayalım. El kadar bir bebenin tecavüz edilip öldürülmesinin bir televizyon programının canlı yayınında çözülmesini işleyen Atay, “meşhuriyet çağı” ifadesini kullanıyor ve “Meşhuriyet çağı”nın “normali” olarak da, azılı bir sapığın bile canlı yayına katılmaya cazip bakabildiğini belirtiyor. Hatta izleyenler için de bu böyle…
“Meşhuriyet” ifadesi çok güzel türetilmiş, lügatte yer almayan ancak çağımızın garabetini de net olarak açıklayan bir tanım gibi. Yani sürekli göz önünde bulunma, ilgi odağı olma (ki sevgi veya nefret objesi olmak sorun görülmüyor), insanların nazar-ı dikkatini celbetme hastalığı bu aslında. Sosyal medya ile açılan iletişim kanalları, insanları bir yandan “bilgi bombardımanı” (ki seçici değilseniz ve gerçekten öğrenme niyeti gütmüyorsanız beyniniz çöplüğe dönüşebilir) ile karşı karşıya kalmaya itiyor, diğer yandan da modern yaşamın bireylere en cafcaflı vaadi olan “15 dakikalığına şöhreti” herkes için olanaklı kılıyor.
“Bilgi çağının neresinden yakaladık?” sorusunun üstünkörü cevabı kısa süreli de olsa “meşhur” olabilmek maalesef. Her şeyin çok hızlı ve insafsızca tüketildiği bir çağda, günlük hatta saatlik şöhretler vaka-i adiyyedendir artık. Bir hafta önceki “1 numaralı gündem maddesi”, 1 hafta sonra arşivin tozlu raflarında bile bulunamamaktadır. “15 dakikalığına şöhret” vaadine bile isteye kanmış durumdayız.
Televizyonun, raytingi yüksek bir programın, azılı bir sapığı bile bir program materyalin gibi adeta “meşrulaştıran” durumu hayli düşündürücü. Televizyon, bir şöhret vasıtasıdır ve bu da onun her yaptığını doğru kılmaktadır. Polisiye bir olayı bir televizyon programı çözebiliyorsa gerçekten, o halde asayiş ve emniyet hizmetlerini de televizyonlara, şov programlarına bağlamak mı gerekecektir o halde?
Evlilik programlarındaki acayipliklerin, ahlaki açıdan çiğliklerin normal hayatta hoş karşılanmayıp da televizyon ekranlarında ilgiye (yani reytinge) mazhar olması, televizyonun “meşrulaştırma” gücü müdür yoksa? Televizyon dizilerinin ekserisinin yasak ilişki, zina, tecavüz vs türünden rezillikleri merkeze koyması sebepsiz midir? Ne de olsa herkes, beyanlarının aksine belgesel vs izlememektedir gerçekte.
İlgi odağı olmak istemek, nazar-ı dikkati celbetmek bir istekten ziyade bir paranoyaya varıyor olmasın? Televizyon veya sosyal medya üzerinden hayatını teşhir malzemesi haline getirenleri, bireysel mahremiyetlerini ticari bir mal gibi orta yere koyanları gören toplum, bunu garipsiyor mu, yoksa “ben olsam nasıl yapardım” mı diyor artık? Ne de olsa, “15 dakikalığına” da olsa şöhrete ulaşabilmek eskisi kadar zor değil!
Geçtiğimiz günlerde, bir genç “canlı yayın”la intihar etti. Yani, aosyal medya sitesi üzerinden intiharını yayınladı! Dikkatleri çekebilmek arzusunun sorunlu bir yansıması demek gerekir herhalde buna. Televizyon veya sosyal medyada işlenen fiiller, bu iletişim araçları tarafından “parlatılıyor”, “meşrulaştırılıyor”, adeta “aklanıyor” ne de olsa. “İlgi odağı olmak” git gide büyüyen ve zarar veren bir sarmala dönüşüyor. İntiharını canlı yayınlama psikolojisi, ölürken de olsa meşhur olmayı aynı potada eritiyor belki de.
Geçtiğimiz aylarda, bir seri katil gündemi hayli meşgul etmişti. Çok zeki, çok akıllı, çok donanımlı olduğundan dem vurulmuş, neredeyse bir katilden değil de bir “suç dehası”ndan bahseder gibi gazetelerde çarşaf çarşaf haberleri çıkmıştı. “Meşhur” olma eşiğini geçen seri katilin her gün farklı bir maharetinden dem vurulmuş, adeta bir “suç efsanesi”ne dönüştürülmüştü. Neyse ki yakalandı da, bu “meşhurluk” süreci daha da sıkıntılı noktalara gitmedi. Yine de, bu seri katile ilgi duyan, meyleden birçok kimse olmuştur diye düşünmek gerekir.
İlgi odağı olmak, tek başına bir amaç olarak ortaya konunca, gelişen kitle iletişim araçları da bunun bir “tetikçisine” dönüşüyor. Amaç uğruna, yeri geldiğinde ahlaksızlıklar da, suçlar da ikinci plana atılıyor, meşhur olma-meşhur hale getirme süreci baskın çıkmaya başlıyor.
Toplum, bilgi çağına ayak uyduruyorum diye popülerliğe yani “meşhuriyete” balıklama dalıveriyor. Bu gerçekten de tehlikeli bir çağ…