‘SosYO-EKONOMİK Tufan’ ülkemizi ve dünyayı sarmış durumda…
çare ve çözüm önerilerimiz bu yazılarda; uygulanmayı bekliyor…
Önceki yazılarla birlikte okunmasını da tavsiye ederek devam…
***
Ayette “tevbe edenler” denmektedir.
“Tevbe” nasıl olacaktır?
Önce Müslim Kürtler ayrı bir parti kurmamakta, Türkiye’deki Müslim partilere oy vermektedirler. İslâmiyet’le ilgisi olmayan çok az kişi de Kürtçülük yapmaktadır. Öyle bir duruma getirilmiştir ki, Kürtlerin partisi Kürtleri temsil ediyor da onların oyunu almış AK Parti Kürtleri temsil etmiyor. Durum öyle değildir. Kürt menşeli milletvekillerinin tamamı Kürtleri temsil ederler. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti bunların temsilcileri ile oturup müşavere yapmalıdır. PKK’lıların durumu ise tamamen farklıdır. Onlar bugün isyan durumundadır. Görüldükleri yerde öldürülmelidirler. Ne var ki kanlarının heder olduğuna dair mahkeme kararı olmalıdır. Her PKK’lının aleyhinde öldürülme kararı olmalıdır. Pasaportla girenler için de durum aynıdır. Pasaportsuz gelen yabancıların kanı hederdir, öldürülebilir.
Şimdi kendileri hakkında öldürülme kararı çıkarılmış kimseler, öldürülmeden yahut yakalanmadan önce tevbe edebilirler.
“Tevbe” ne demektir?
Biz hakemlerin kararlarına uyuyoruz. Hakemler idamımıza karar verirlerse idam ediliriz. Hakem kararlarını tanımama insani değildir. “Biz pişmanız” derlerse tevbe etmiş olurlar. “Tevbe etme” demek hakem kararlarını kabul etmelerinden ibarettir. Bunu beyan eden kimse gelir ve teslim olur. Kendisi hakemini seçer. Bu arada bir fitne yapmayacağına dair bir dayanışma ortaklığı kefil olursa kişi serbest bırakılır.
Hakemler tarafları dinlerler... Kararlarını verirler... Kararlara uyulur.
Burada biz onlara ceza vermiyoruz, sadece hakem kararlarını uyguluyoruz. Bunların affı caizdir. Cezaları diyete çevrilir. Diyet ödenir. Onların öldürülmesini istemeyenler diyetlerini öderler. Bir yabancı devlet ancak diyetleri ödemeyi tekeffül ettikten sonra aflarını isteyebilir. Bunun için bizim onlara hâkim olmamız gerekmektedir.
***
“Minkabli en takdirû / Sizin kadir olmanızdan önce” (Maide 34)
“Qıdr” kelimesi kazan anlamındadır. Yemekler bu kabın içinde karılır, yapılır veya pişirilir. Belli zaman beklenir. “Mikdar” kelimesi de buradan gelmektedir.
“Takdir etmek” demek ölçümlendirmek demek, plan yapma demektir.
“Bizim onlara kadir olmamız” demek, onların artık bizden kurtulmasına imkân kalmaması demektir. Bunu iyice anlamamız için; eğer kişi bizim güven alanımıza gelir de teslim olursa ve hakem kararlarını kabul ederse, biz ona kadir olmadan tevbe etmiş olur. Öyle değil de kaçak bulundukları dağda onları bulursak, o zaman biz onlara kadir olmuş oluruz.
Dağ eşkıyası için hüküm budur.
Kent eşkıyası için ne söyleyebiliriz?
Bir apartman dairesi kiralıyor, oradan eşkıyalığı sürdürüyorlar...
İşte bunun için Kur’an onlu sisteme göre organize olmamızı istemektedir. Bir aile 3 ile 10 kişi arasında oluşur. 10’a yakın aile sayısı bir aşireti/ocağı oluşturur, bunlar günde beş defa toplantı yaparlar, birbirlerini çok yakın olarak tanırlar. Her türlü hareketler ve görüşmeler onlar tarafından bilinmektedir. 10’a yakın aşiret/ocak sayısı bir semt oluşturur. Biz bunu bugün yüz dairelik apartmanlar olarak belirliyoruz.
Apartman/semt yönetimi bucak başkanının atadığı görevliler tarafından yapılır, seçimle gelmez. Buna “semt” diyoruz. Semte belli kapılardan girilir. Kapı kartla açılır, kartla kapanır. Herkesin hangi saatlerde girdiği veya hangi saatlerde çıktığı belirlenir.
(Devamı var.)