Haram dâiresini oldukça dar tutan İslâm, hayatın beklenmeyen, tabiî ve devamlı olmayan olayları, sıkıntıları ve icbârları karşısında bu çerçevenin de zorlanabileceğini nazar-ı itibara almıştır. Kullarına dâima kolaylık gösteren Mevlâ, başı darda kalan, başka çare bulamayan müslümana, ölçüyü kaçırmamak üzere haramı yeme ve işleme ruhsatı vermiştir.

Boğazlanmadan ölmüş hayvan, kan, domuz gibi haram yiyecekleri zikrettikçe, dört sûrede tekrarlanan;

"... istek göstermeksizin ve ölçüyü kaçırmaksızın başı darda kalan kimse üzerine günah yoktur; şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve rahmet sahibidir..." âyeti bu esâsı vaz’etmektedir. Ayrıca şu âyetler de aynı konuya temas etmektedir: [el-Bakâra: 2/173; el-Mâide: 5/3; en-En'âm: 6/145; en-Nahl: 16/115] [1]

Zarûret: İnsanı can, mal, akıl, din veya namus gibi temel değerlerin kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya bırakan, dışarıdan gelen ve başka çıkış yolu bulunmayan zorlayıcı durumdur. [2]

Memnu: Dînen veya hukûken yasaklanmış olan (haram) şeylerdir.

Mubâh: Normal şartlarda yapılması veya yapılmaması serbest olan, burada ise zarûret sebebiyle geçici olarak işlenmesine izin verilen şeydir.

Ruhsat: İslam hukûkunda bir özür sebebiyle sonradan tanınan kolaylığa ve meşrûiyete ruhsat denir. Ruhsatta hukûki sorumluluk ve günah kalkar, ancak fiilin aslındaki haramlık veya yasaklık ortadan kalkmış olmaz.

Zarûretler, yasakları mûbâh hale getirir. Zarûret, insanı bir şeyi yapmaya zorlayan semâvî, yani insanın elinde olmayan sebebe denir. Tedâvi edilemeyen şiddetli ağrı veya bir uzvun yahud hayatın kaybedilme tehlikesi ve dinin bir emrinin yapılamaması mecbûriyeti hep zarûrettir. İşte işlenmesi dinen ve hukûken yasaklanmış bazı şeyler vardır ki bu gibi zarûretlerin varlığı hâlinde bu yasak kalkar.

Meselâ, mûteber bir ikrâh, yani tehdid ve zorlama karşısında kalan kimse başkasının malını telef edebilir. Kendisini kovalayan köpekten kaçan bir kimse, başkasının camını kırıp içeri girebilir. Açlıktan ölmek vaziyetinde kalan kimse de, başkasının malını veya leş yiyebilir…

Zarûretlerin yasakları kaldırmaları cihetiyle üç hâl vardır:

Birinci halde, zarûret yasağı kaldırmaz. Nitekim bir başkasını öldürmek veya bir uzvunu kesmek zarûret olsa bile câiz olmaz.

İkinci halde zarûret, yasak olan fiilin işlenmesine izin verir; ancak bu fiilin işlenmesini mecbûr kılmaz.

Meselâ, zarûret karşısında küfr ve inkâr mâhiyetinde olan, dinden çıkarıcı söz söylemek, başkasının malını telef etmek câizdir; ama mecbûrî değildir. Yani yapmayan günaha girmez, suç işlemiş olmaz.

Üçüncü haldeki zarûret, ölmek üzere olan kimsenin leş yemesinde olduğu gibi, memnu fiilin işlenmesini hem câiz, hem de mecbûrî kılar. Yemeyip de ölürse günaha girer. Devâsı kat’i olan (antibiyotik gibi) ilaçları kullanmak farzdır. Devâsı kat’i olmayan tesellî ilaçları kullanmak farz olmadığı gibi, kullanmayıp ölse, günaha girmez…

Tabib-i müslim-i hâzık (inançlı sahasında uzman doktor), kan vermek veya idrar, alkol gibi içilmesi haram olan birşeyin devâ olduğunu söylerse, bununla tedâvi câiz olur. Ölünün kemiğini kırmak, cesedini kesmek haram olduğu halde, çocuğun yaşayacağı ümid edildiği zaman, çocuğu anasının karnından çıkarmak için ölmüş anasının karnını yarmak câiz olur. İmâm Ebû Hanîfe bu sebeple, bir kadının karnının yarılmasını emretmiş, kurtarılan çocuk da çok yaşamıştır... [3]

[1] https://www.hayrettinkaraman.net/kitap/helalharam/0026.htm

[2] Risale Online

[3] Şimşirgil, A.& Ekinci, E. B. (2018); Ahmet Cevdet Paşa ve Mecelle’den Düsturlar, 8. Baskı, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, s,164,165