Komşumuz İran’da bir kez daha şiddetli sokak protestoları yaşanıyor. Mahsa Amini olaylarının ardından ülke genelinde yeniden geniş çaplı protestolar başladı. Aralık ayından bu yana devam eden gösteriler, ilk günlerde ekonomik saiklerle ortaya çıkmış olsa da kısa sürede işin rengi değişti.

Önce çeşitli siyasi söylemler dillendirilmeye başlandı. Ardından 1979’da devrimle yıkılan Şah rejiminin yeniden kurulmasına yönelik çağrılar yapıldı. Söylemler sertleştikçe muhalif gruplar ile güvenlik güçleri arasındaki tansiyon yükseldi. Bir süre sonra barışçıl gösteriler yerini büyük ölçüde silahlı çatışmalara ve sokak yağmalarına bıraktı.

Cami ve hükümet binalarına yönelik saldırıların ardından Devrim Muhafızları devreye girdi. PKK’nın İran kolu olan PJAK, Halkın Mücahitleri ve diğer terör örgütleri ile Devrim Muhafızları arasında yaşanan çatışmalarda maalesef kaybeden taraf sivil protestocular oldu.

Sokak gösterilerinin yerini çatışmalar alınca, İran’a saldırmak için fırsat kollayan ABD Başkanı Donald Trump, Tahran’ı tehdit etmeye başladı. ABD’nin hedefi, iç sorunlarla meşgul olan İran’ı dışarıdan da sıkıştırmak ve yönetim değişikliğini gerçekleştirmek. Üstelik bu kez ABD yalnızca fiili güç kullanmıyor. Kendince mevcut yönetime alternatif olarak devrik Şah’ın sürgündeki oğlu Rıza Pehlevi’yi ve Halkın Mücahitleri örgütünün elebaşı Meryem Recevi’yi sahneye sürmüş durumda. Her şeye ve sorunlara rağmen halkın bu tuzaklara düşmemesi, İran’da halkın aklıselim yaklaşımını koruduğunu ve dışarıdan yapılan müdahalelere karşı uyanık olduğunu gösterdi.

Şurası bir gerçek ki, ABD, İran’a karşı çok hamleli bir strateji izledi, izliyor. Trump’ın İran’a hava saldırısı planlarını görüştüğü ve yakın dönemde özellikle askerî ve sanayi tesislerini hedef alma ihtimalinin yüksek olduğu konuşuluyor. Her ne kadar son günlerde Trump İran’ın idamları durdurduğunu söylemesi gibi tansiyon düşürücü açıklamalar yapsa da saldırı ihtimali halen varlığını koruyor.

Dışarıdan ABD ve Siyonist İsrail’in tehditleriyle karşı karşıya kalan İran, içeride ise halkın haklı talepleri ve bu talepleri istismar etmeye çalışan terör örgütlerinin kanlı saldırıları ile baş etmeye çalışıyor. Herkes bu gerçeği kalıcı bir yere not etsin; İran’da olası bir iç çatışma, kargaşa, kaos sadece İran ile sınırlı kalmaz, hem Türkiye hem de bölge sonu gelmez büyük tehdit ve tehlikeler silsilesi ile mücadele etmek zorunda kalabilir.

İran için çıkış yolu ne?

Öncelikle İran’da yaşanan bu olaylara sadece siyah-beyaz bir pencereden bakmak doğru olmaz. İran’daki gelişmeler çok boyutlu bir sürecin sonucudur. Her şeyden önce, pazar esnafının başlattığı gösterilerin pek çok haklı boyutu bulunmaktadır. İran yönetimi, her şeyden önce halkın bu taleplerine kulak vermelidir. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan da zaten gösterilerin başladığı ilk andan itibaren meşru protestoları dikkate alacaklarına dair açıklamalar yaptı. Hatta bu talepler özelinde suçun dışarıda aranmaması gerektiği yönünde değerlendirmelerde bulundu.

Özellikle 2000’li yılların ortalarında başlayan özelleştirme rüzgârı, İran’da binlerce yıllık geleneğe sahip ve ülke ekonomisinin bel kemiği sayılan pazar esnafını zor durumda bıraktı. Pazar esnafının giderek zor duruma düşmesi, ekonomiyi de ciddi anlamda olumsuz etkiledi. Artan fiyatlar hem pazar esnafını hem de halka gün geçtikçe sürekli kaybettirdi.

Diğer yandan İran’da altyapı sorunları artık üstü kapatılamayacak bir noktaya gelmişti. Eskiyen altyapı; halkın günlük yaşamını, enerji tedarikini, tarım ve hayvancılığı olumsuz etkilemeye başladı. Başkent Tahran’ın başka bir yere taşınmasına varacak kadar ileri giden tartışmalar, susuzluk, İran’da acilen kapsamlı bir altyapı seferberliği başlatılması gerektiğini de açık bir şekilde göstermiş oldu.

Bununla birlikte halkın arasına karışarak olayları kanlı eylemlere dönüştüren terör unsurları bu sorunları kullanmayı hedefledi. Bu örgütleri kentlerden söküp atmak için güvenlik güçleri devreye girdi. Hiçbir devlet şehirlerde yaşamı tehdit eden terörist faaliyetlere karşı doğal olarak kayıtsız kalamaz. Çünkü kaos ortamının kalıcı hale gelmesi demek çok daha vahim sorunlarla yüzleşmek demektir.

Ayrıca bölgesel iş birliği, istikrar için hayati derecede önemlidir. İran ile Suriye’nin, İran ile Körfez ülkelerinin bir an önce normalleşmesi bölge barışı için olmazsa olmazdır. Aksi hâlde bölge, Evanjelik-Siyonist blok için her geçen gün daha da müdahaleye açık hâle gelecektir. İran; Türkiye, Irak ve Pakistan hatta Suudi Arabistan ile terörle mücadele ve ticari iş birliğine daha fazla ağırlık vermelidir.

Körfez ülkeleri ve Türkiye arasında inşa edilmesi planlanan Kalkınma Yolu Projesi ile Azerbaycan ve Rusya ile İran’ın ortak projesi olan Kuzey-Güney Koridoru bir an önce aktif hâle getirilmelidir. Bu projelerin sahip olduğu büyük potansiyelden hem taraf ülkeler hem de özellikle İran ciddi anlamda faydalanabilir.

Ekonomi ve altyapı sorunlarını gideren, bölge ülkeleriyle daha da yakınlaşan bir İran, böylece ABD ve İsrail bloğuna karşı daha dik bir şekilde ayakta kalabilir. Aksi takdirde Arap Baharı sürecinde olduğu gibi İran; hem bölge ülkelerinden uzaklaşmaya itilecek, iç sorunları çözülemez hâle gelecek hem de düşmanları için daha yumuşak bir hedefe dönüşecektir.

Tüm bu süreç, İran ve bölge için açık bir uyarı niteliğindedir. İç sorunlar ve bölgesel problemlerimizi el birliğiyle çözemediğimiz takdirde “neden emperyalist güçlerin hedefi haline geldik” sorusunu sormanın bir anlamı kalmayacaktır. Bugün petrol ve altın yataklarıyla zengin olan, başta Venezuela olmak üzere birçok Latin Amerika ülkesinin durumu bizler için adeta bir ders niteliğinde gelişmelerdir. Tabi bu ders, anlamak için gayret edenleri bağlar.